Portre – 4. Bölüm

Gece Gündüz
A A

Portre – 4. Bölüm

Yazmanın, onun için en önemli uğraş olduğunu çok iyi anlamıştım.
Sigara ve kahve dışında onun için en önemli nesnenin kitap olduğunu, onunla ilk tanışmamda anlamıştım.
Kitap, onun için düşünceyi geliştiren ve düşünen adam imgesinin, onun temsili olduğunu hissettiren bir olguydu.
Düşünen insan yalnızdı.
Düşünen insan mutsuzdu.
Düşünen insan çıkarsızdı.
Peygamberimizin bir sözünü hatırladı:
“Benim yerimde siz olsanız az güler çok ağlardınız.”
Düşünmek, sözlükte anlamlandırma problemi olan kelimelerdendi.
Soyut düşünce kavramları, tanımlanmakta hep zorluk çekilen kelimelerdi.
Soyut düşünme, altı yaş grubundan sonra yerleşirdi hâlbuki.
Bu tür kelimeleri anlamlandırmak için eş anlamlısını kullanırız.
Çünkü o kavram, yaşa göre zihinde yer eder ve kavramı, sadece ve sadece eş anlamlarıyla ifade edebiliriz.
Dildeki soyut kavram ifadesi sorunu bir türlü çözülememiştir.
Bilişsel yaklaşımla beraber, dil-zihin ilişkisi oturmaya başlayacaktır.
“Yine dilciliğini konuşturdun.”
“Ne yapalım?
Bizim kaderimiz…
Dil olmasaydı ben de olmazdım.
Yazarlığımı dile borçluyum.
Dil, insanın düşünce yapısına akseder.
İnsan kavramlarla düşünür.”
“Dilci olmasan bir şey olamazdın zaten.
Sen dil ile varsın. ”
Dilciliğimin üç yılını yüksek lisans tezimle doldurdum.
Üç yılım, bir Osmanlı Türkçesi metniyle doldu taştı.
Dili seviyorum.
Çünkü insanlar dil ile anlaşır.
Dil ve zihin ilişkisi bağlamında çalışmalara devam edeceğim.
Bu benim kaderim.
“Kader dedin ya; şu romanı bitirsen ben de yazabilsem.”
Kalemi eline aldı.
Karalamaya başladı.
Bir adam yüzü çizdi; sakallı, hafif beyazımtırak saçlarıyla durağan bakan bir adam…
O adama bir isim yazdı:
“Talk.”
Yani, “Konuş.”
Yazamıyorsa konuşmalıydı.
Konuşması lazımdı ki derdini anlatabilsin.
Bir kelime daha yazdı:
“Think.”
Yani, “Düşün.”
İnsan düşünceyle vardı.
İnsanı insan yapan, sadece ve sadece düşüncede saklıydı.
Düşünen insan vardı.
Yok olmanın sebebi ise düşünmemekti.
Düşünce var oldukça insan da varlığını hissedecekti.
Düşünmek, bir eylemdir.
Bu eylemi yerine getiren, harekette bulunmuş olur ve varlığını hisseder.
Eline sigara paketini aldı ve bir sigara içti.
Elini çenesine dayadı.
Düşünen adam rolüne girdi.
Düşüncesindeyse çeşitli kuramlar vardı.
Bu kuramları dökmek istemediğimizden düşündüklerine giremiyoruz.
Ancak bir ipucu olarak Spinoza’nın “Tanrı’nın düşünülmesi, var olduğunu kanıtlar.” düşüncesi örnek gösterilebilir.
Çeşitli kuramları düşündükten sonra sigara dumanını içine çekti.
Bu, bir tür intihar sayılabilirdi.
Öksürmeye başladı.
Öksürdüğündeyse dışarıdan bir ses geldi:
“Hav hav.”
Bir kez daha sigarayı ağzına götürdü.
“Hav hav!”
Sokak köpeklerini beslemeyi çok severdi.
Daima kapısının önünde bir kap yemek ve su bulundururdu.
Kuşları beslemeyi de adet edinmişti.
Kuşlar, her sabah penceresinin önüne gelir, onun yemleri koymasını beklerdi.
Adeta Kuşları Besleme Şirketi’nin müdürü gibiydi.
Kuşlar, her sabah onu ziyaret ederdi.
O da kuşlar geldi diye gülümser, mısır tanelerini pencerenin önüne koyardı.
Bir komşusu bu durumdan rahatsızlık duyardı.
Kapıcıya şikâyet etmişti.
Şikâyet, onun da kulağına gelmişti.
Ancak o, bunlara aldırmadan kuşları beslemeye devam ediyordu.
Yazmak istedi yeniden.
Eline kalemi aldı.
Tavana baktı.
Derin bir iç çekti.
Yazamadı.
Sait Faik’i çok iyi anlıyordu.
Bir yazar için yazamamak, büyük bir işkenceydi.
Yazmak ise varlığının hissedilmesini sağlardı.
Susmak.
Susmak ve konuşamamak…
Hele kalemin susması…
Onun için en büyük zulümdü.
“Sen yazıyorsun. Ama ben yazamıyorum.”
“Bu hiç de adil değil.”
“Bana işkence ediyorsun.”
Tamam, anladım seni.
Yazman gerekli ancak bu romanın da yazılması gerekli.
“Çabuk yaz öyleyse.”
Sabret azıcık.
Daha yeni başladı roman.
Daha romanın adı bile belli değil.
Ne isim koysam acaba?
“Bir Delinin Hatıra Defteri?”
“Bir Adam Yaratmak?”
“Portre?”
Buldum, “Porte” güzel bir isim.
Kitabımın ismi Portre olacak.
Nasıl buldun?
“Güzel ama Dorian Gray’in Portresi’ni hatırlatıyor.”
Ancak bu farklı bir portre.
“Haklısın. Ama benim portrem pek de ilgi çekici olmayacak.”
O yönden haklısın sen de.
Ama ilgi çekici hâle getirip getirememe benim sorunum.
Dili kullanan ben değil miyim?
“Sensin.”
İlgi çekici olması için elimden geleni yapıyorum.
Ne yapayım?
Şapkadan tavşan mı çıkarayım?
“Tabii ki onu demiyoruz.”
“Ancak hayatım çok karmaşık.”
“Yatağını bile toplayamayan bir insanı neden okusun ki insanlar.”
İşte, zekâ budur.
“Ne zekâsı?”
Özeleştiri yapabilme yeteneğinden bahsediyorum.
“Evet, bu bir özeleştiri.”
“Yatağımı toplayamamam, benim en büyük problemim.”
“Ya da dağınık olmak.”
“Ya da tutunamamak.”
Tutunsaydın ne olurdun?
“Bir CEO.”
Dalga geçiyor olmalısın.
Böyle yaratıcı fikirleri olan dahilerin daha iyi iş yapmaları gerekir.
CEO olmak iyi bir meslek değil.
Bence akademisyen olmalısın.
“Akademisyen nedir?” sorusuna artık cevap vermeyeceğim.
Makaleler yazmak, hiçbir değeri olmuyor.
Akademisyenliğimde bunu gördüm.
İnsanlar sana memur sıfatıyla bakıyor.
Her zaman değerli statü yazarlık bence.
Yazmaya devam etmelisin.
Yazdıkça var olduğunu hissedeceksin.
Kelimeler, seni eline alıp ufalayacak.
Rüzgârla savrulup dünyaya yayılacaksın.
Rüzgâr dili, seni alıp uçuracak.
Uçtukça şekil değiştirip insanların zihninde yer edeceksin.
Zihinlerde kafayı karıştırıp soru işareti oluşturacaksın.
Buldum.
Kitabımın ismi “Soru İşareti” olsun.
Düşünmek, düşünmek, düşünmek…
Yazmak, yazmak, yazmak…
İşte bütün meselem bu.
Yazdıkça düşün, düşündükçe yaz.
Hep var olduğun hissettir.
Zihinlere gir, sorgulama yeteneğini hisset.
Kişisel gelişim; evet, zihinsel gelişim daha önemli.
Zihninde kurduğun her şeyi, fikir süzgecinden geçir ve yaşa.
Taklitçi olma, taklit edilen ol.

Dilara Pınar Arıç

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...