Sessiz Çığlık

Gece Gündüz
A A

Sessiz Çığlık

Kırık parçaların oluşturduğu tuzlu tabloya açıyorum göz kapaklarımı. Yeni doğmuş oluşumun getirdiği bir cansızlık serili üzerimde. Yalan dolan, vilayetten bir yaşam. Kasırgaların öfkeli hali, çıkan dalgaların sert kırbaçları idi ruh denen kavramı intihara sürükleyen. Ne vardı elimizde? Benim, benim sadece hayallerim… Bir gece süzülen damlalarla kirpiklerim çatışıyordu. “Islanmak istemiyorum artık!”

Felaketi, kahramanın iniltilerinde ayrı ayrı birer göz odada… Dip diri vücutların altında şaşılaşmış haysiyetler kapı arasından göz ulaştırır oldu bu tüm bilinmezliğin hukukuna. Şahı göklerdeki İsa’nın yeryüzüne kıyamet günü süzülerek geleceğini rivayet ediyorsunuz. Hani, nerede? Ben göremiyorum. Hakikati ben değil, aslı sizler gibi kafası kesik, gövdesi hareket eden budala tavuklar göremiyor. Koca bir boşluktu hayatı ölü kılan. Makineleşmiş, kandırılmaya mezhebi el veren, kötülük anası ilan edilen aslı müdafaa idam mahkûmları. Hepimiz iplere geçirilmiş körelmeyi bekliyoruz. Esen gecenin donuk morgunda, ister papazın, ister imamın dualarıyla. Ezelde basılı tüm kimliğimiz sakız gibi millettin kokuşmuş o leş ağzının çürüklerle dolu sararmış diş aralarında. Dışlanan bireylerin kanları çorbamızda… Art niyetten uzak, tek göz odalı evinde kitap okuyan yaşını almış dedenin tüm geçmişi boğazınızda. Hor görüp kenara fırlattığınız insanlar ise, hakkı rahmetinize kavuşmadan hemen önce helallik dileyişlerinizde. Mum ışığınızın fısıltılı gölgesine alkışa muamma bir deyiş eklerim gereğince. “İnsan yemekten kork, hayatını yemeden önce.” Demem odur ki; Tek korkumuz ardımızda bıraktığımız fukara karakterimiz olsun, tek korkumuz Şeb-i Yelda’nın yıldızlarının bizi yok saymaması. Tutanağımız ise gönlümüzün saf ırmaklarında kirli harfleri yıkamak olsun sözcüklerimizin yettiğince…

Çökük binanın temellerinin kaygıları öncüsüydü haberin. Küçük bir bedenin içinde koca ayaklı bir soytarı sirk kurmuştu aniden ve belirginlikle. Cambazların ipleri dolanmış, aslanların kafesleri açılmış, hokkabazlar iki yumurtayı bir tavaya sığdıramamış. İzleyiciler katıla katıla kahkahalar koparmış. Gel zaman git zaman devir eskiyi geleceğe taşımış. Yolların dili “Basmayın!” diye haykırmış, duvarlar “Yenilik istiyoruz!” diye boyalar almış. İş yerleri zincir eklemiş zincirine, olabildiğince. Bulutlar kararmış, gökyüzü o vakti zamandan önce… Anlatılan efsaneye göre kuramsal bir varlık yaşarmış asırlar önce. İçmeyi marifet, yemeyi keyif, okumayı sıkıntıdan sayan, dili uzun, aklı kıt yaratıklar. İçmek bir lütuf. Bardağındaki kırmızı su ise bir kaybın yaşlarıydı oysaki. Yenilen yemekler, söylenen türküler, edilen latifelerin içindeki araya gizlenmiş küçümseyici sözler… Sonunda toprak çarşaf olmuş kefenlerine. Geriye bir hiç kalmış. Artıkları sahildeki önemsenmeyen maddeler gibi dalga uzantısını izler halde yayılmış ve giderilmeye çalışılmış. Fareler, köyünü kurmuş. Kavalcısı ise gün doğmadan hemen önce çıkmış gezintiye. Belki böcekler yaşam salmış hayata, belki de antenleri bile çekmeyen kırk ayaklılar. Efsanenin sonu bağlanmıyor ne yazık ki bir iple. Olay şudur ki; biz hala o bahsedilen efsanenin köyünde…

Bir şarkımı bahsetmek isterim tozpembe zannedilen haşlanmış patatese (Dünya)…

Baş döndürücü bir büyüydü
Hapsoldum bu gezegende
Parmak uçlarım değmek istedi yeryüzüne
Kavuşmak, sarılmak, kokusunda hayat bulmak
Ana rahminde uyurken seslenişler
Ben de doğmak istedim bir defileye
Kalçayı salla, sonra eller havaya
Ayaklar takırdasın, tozları bastırsın

Melodilere kulak ver, belki de onlar bizi götürecek yeni tohumdan yeni filizlere…

Defne Avcı

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...