Otuz Beş Yaş, Sana Bir Hikayem Var

Gece Gündüz
A A

Otuz Beş Yaş, Sana Bir Hikayem Var

Bu gece sana yazıyorum yirmili yaşların esintisiyle. Kara kutu olmuş, çığ altında ezilmiş yutkunamadıklarımla beraber düşünmekteyiz.  Bu kararsızlığın sebebi neydi, bu dizginlenemeyen duyguların kamçısı niyeydi? Hırçın bir at gibi önüme arkama bakmadan dört nala koşuşum niye?

Rüzgarın hızına bile karşı koyan bu akıl almaz inat geldi ve bir atın nalına çarptı ya da çarpılmışa döndü şimdi. Yeleleri geceye yakın, koyu, güzel anların az rastlanırlığı kadar kısa. Yumuşak bir derisi var, herkesin yumuşak bir karnı olduğu gibi. Sıcak, titrek, tedirgin… Gerildiğini derisinin dokusundan hissedebilirsin, kendini saklamaya ne kadar çalışsa da tüyleri diken diken olur gösterir bir köpeğin dişleri gibi kendini. Önüne o an kimse çıkmasın, yarış atı olur tanımaz kimseyi. Alır başını hırsla kasıp kavurur etrafı. Bu sırada kimiler geride kalmış, kimisi yıkılmış bir evin parçaları olmuş, kimisi dönüşünü beklemiş yinelerce. O ise soluk almayı hatırlayıncaya dek koşmuş sadece. Durup arkasına baktığında geride kalanın kendisinden başkası olmadığını fark etmiş her seferinde.  Bu ağır kendiliği yalnızlaştıyormuş etrafındaki fener böceklerini. Karanlığa bu yüzden aşık olduğunu sanıyormuş, oysa mahkumiyetine kılıf giydirmekten başka bir şey değilmiş bu yaptığı.

Gözleri buhardan buğulanmış bir ayna, kim baksa kendini görür onda. Kaynar suların altında saatlerce alınan duştan sonra kızaran enginar bedeni kahrolmuşluğuyla çitilenir. Kirler gitmiyor, daha da sıkı tutunuyor sanki. Oysa vicdanına ağır gelen günahları, keşkeleri, yaptığı onca saçmalıklar… Hiçbiri sabunun köpürmüşlüğüyle kayıp gitmeyecekti. Aldanmaca ve kendinden geçmişlikle çitilemeye devam ediyordu bedenini.

Zeytin bakışlı mı desem, puslu kıskaçlar mı? Gözlerine bakan korkar kaçıp giderdi. Korktukları gözlerinde görmüş oldukları kendileriydi. Saklanmayı başaramadıkları tek yer… O hep farklı bakardı. Çerçeveyi çerçeve yapan şeyin çizgilerden ibaret olduğunu ve çizgileri silmeye başlarsak şayet kendimizin dışına çıkabileceğimizi bilirdi. Metroya yorgun argın bindiğinde bile gözü takılırdı metro kapısının kapanış kısmındaki lastiklere. Ve lastiklerden birinin en altında küçük bir kopukluk vardı. Oradan trenin dışında kalmış açıklığı ve rayları seyrederdi. Bir farenin girebileceğinden bile küçük bir açıklık. Rayların kenarlarında kurtarılmayı bekleyen küçük küçük insanlar olduğunu ve koca trenin onları göremeden geçtiğini düşünürdü. Tren onları göremiyor değildi, görmek istemiyordu. Ağlayan bebeleri, katledilen kimlikleri, açlığı… Tren sadece istasyonlardan geçiyordu.

O, geceleyin kumların üzerinde serilirken ötesinde, suyun üzerinde hareketsizce dikilen leyleği görebiliyordu. O’nun bir türlü göremediği şey kim olduğuydu.

Koşmaya, kırılmaya ve  aramaya devam ediyordu.

Defne Avcı

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...