Kutuda Sofia

Gece Gündüz
A A

Kutuda Sofia

Kalkın, su perileri! Hazırlayın yeri ve göğü; vuslattan pak bir nisaya. Bugün, hayırlar olsun ki büyük bir kargaşa. Ilık ılık kaynayan lakırdılar, demlikten kara ak dayanacak.
Hadi, ne bekliyorsunuz? Hazırlansanıza!
Ağaçlardan yollara uzanan dallarla beraberce, tek göz oda kiralamıştık. Sahi, ne olmuştu oraya? Öyle korkak ki adımlarım, nasıl girerim bir daha o eve? Ödüm kaçıyor düşündükçe. Aydan kalma tüm yıldızları gömmüş gibi suçluluk basıyor bilhassa nefesimi. Adımlarımı hızlandırmakla, tüm gerçeği yok saymak arasında gelgitler yaşıyorum. Bir dakika, bir dakika! Sanki tüm gaflet benim. Nedir kendimden bu çekingen?
Sokak bekçilerinin göz hizasına ilişmeden topuk almalıyım tabanlarımı. Hatırlarım ki böyle zamanlar, yani yine gizillikle kalkıştığımız anlar, yaramaz ses çığırırdı arkamdan.
“Tabanları yağla, Sofia!”
Nasıl da heyecan ile yakalanma korkusu sarardı tüm köşelerimizi. Sanki eve adım attığımız an, kimsecikler göremezmiş gibi bizi. Hayalet olur ve yükselirdik alçak tabanlı evimizde.
Çok tedirginim, çok… Ya yakalanırsak? Ya, yaka paça götürürlerse bizi? Derin bir iç çekercesine bakınıp tuz buz bir dilenci olmalıyım. Bilirsiniz ki ayakları tutmayan sokak insanları bir cereyan etti mi, ne hikmetse kıpırdar o çıkık bacakları. Neyse, neyse. Siyah çerçeveli gözlüğüm ve ondan koyu şalımı da sardım mıydı kendime, yok olup girerim evime.
Beni mi gördüler? Hey, aptal kadın, yakalattın mı kendini? Aferin! Yo-, ben değilmişim. Ben de kim? Onlar yaşlı, huysuz bir çingene görmüşler. Ben değil, ben eve çoktan girdim bile. Epeyce zaman akmış bu duvarlardan. Yatak aynı yerinde koyunun koynunda uyutuyor sancılarını. Dolap olduğu yerde eskitiyor tüm anları. Kıyafetler bir daha giyilmemek üzere kenara atılmış sanki. Kapkaranlık kutuya girdim işte! Bekçiler de göremedi beni. Arkamdan kovalayan da olmadı. Allah bilir ki yine yaptım haylazlığımı. Pekala, niye umutsuzum öyleyse…
Dokunuşlarım mı değiştirdi odadaki kırgınlığı. Oysa ne muhteşem gölgeler oynardı duvarlarda. Beyaz bir tavşan sihirbazlık ederdi biz insanlarla. Şapkadan iki metre, devasa bir adam bile çıkarmışlığı olmuştur. Hiç unutmam; şaşkın gözlerle izlerken olanları, arkamdaki duvardan atlılar geçmişti. Ellerindeki silahlardan birini ensemde dahi hissetmiştim. Kum toprak aşındırdıkları yolun boğan tozunu genzime yutmuş ve öksürmüştüm.
Biraz daha netleşiyor her şey. Film gösterisi, evet, film gösterisi! Hatırlarsam…
Tamam, öncelikle gözümdeki şu saçma gözlüğü ve sarındığım şalı silklemeliyim üzerimden. Bunu da kenara koyduk mu… Hımm, şimdi… Ne söylüyordum? Ah, ne hacet! Ben bilirim ne söylem edeceğimi. Film gösterisi demiştim. Bir gece vaktiydi. Nasıl korkmuştuk, anlatamam. Korkmuş-TUK. Size belki de uygunsuz gelecektir fakat umurum değil. Onunla beraberdik. Önce güzelce yıkadık birbirimizi. Salkım salkım üzümlerden tattırdık damak zevkimizi. Hiçbiri onun teni etmiyordu oysaki. “Üzüm sularına bulayacağım seni, hilal yaklaşana değin içeceğim böğürtlen kırmızısı dudaklarından.” demiştim. Rüya gibi hasılat vardı o gecede. Topladıklarım, duygularımın esiri yalpaladıklarımdı. Yine de nasibimi almaktan geri duramaz hâlde ilerliyordum, tek ayaklı hece ölçüsünde. Nasıl baksam, nasıl riya etsem bilemezken kararsızca omuz çukurlarında kenetlenmiş buluyordum kendimi. Gözlerinin üzerine düşen saç perdelerini aralarsam eğer, kozadan yeni sıyrılmış bir özgürlük görebilirdim. Ne kadar süreceği bilinmeze yol sürse de kırpıştırılan her saç tutamında bunu yaşayacağımı inandırma hissiydi beni sahileştiren.
Film izlemeye karar vermiştik. E, odada ne bir televizyon ne de bir kaset vardı. Nasıl izleriz, diye düşünürken akıl yürüdü gitti kendiliğinden. Gözlerimizi yumduk ve duvara odaklı yasladık bedenlerimizi. Gerçi benim sırtım çok ağrımıştı ama önemi yok. Kapkaranlık odanın ilk sahnesini biz çekiyorduk şimdi.
“Yarın gelip götürecekler seni. Ne diyeceğiz onlara? O benim eşim, o benim karım? Hiçbiri yok, Sofia!”
Hangi filmin ilk repliği böyle başları ki…
“Tez gelmeden kapılara kilit vuralım. Hatta, hatta… Buldum! Perdeleri de kapayalım ve hiç ses çıkarmayalım. Kapıyı çalar çalar giderler. E, içeriden de ses çıkmayınca günü biz diye ziyan etmezler ya.”
Önce söylediğim söze burun kıvırarak ses çıkartsa da sahne devam etmeliydi ne de olsa.
“Neler saçmalıyorsun, Sofia? Kapıyı çalacaklar ve biz de ses vermeyince gidecekler, öyle mi? Saf mısın sen? Kapıyı önce çalacaklar ve sonra ses gelmeyince ses edecekler. Sonra ses de gelmeyince uyarı edilecek. Uyarıya yanıt gelmeyince… Uyarıya yanıt gelmeyince kapıyı paramparça edecekler. Sonra da bizim hayallerimizi. Çünkü Sofia, çünkü inanç kör bir kuyu olmuş ellerinde. Umut ve hayalleri kaldırıp atmışlar çöp bidonlarına. Çünkü Sofia, âşık ruhların inançlarını cinler yuttu sanarlar.”
Şaşkına dönmeyin de dinleyin. Çok korkunç, çok!
“Hayır! Buna katiyen izin veremem. Yaka paça atacaklar bizi demek, yaşadığımız evden. Oysa, oysa evden çoğu var burada. Bağımızdan mı sürgün edecekler bizi? O leş pençeleriyle, lanet dolmuş silah ve mermileriyle. Buna izin buyur etmem!”
Anlatırken dahi kalbim sıkışıyor. Allah’ım, sen beni duyuyorsun, bunu biliyorum.
“Peki, ne yapacağız? Benim yıldızlardan taç yaptığım su perim, ne yapacağız?”
Bunu dediği an duvara yaslanmış sırtımı çekip ona dönmüştüm. Ellerinden tutup kaldırmıştım onu bu acıdan. Pek yeni olmasa da bizim için gökyüzünü seyre dalacağımız bir yatağımız vardı. Uzandık. Sanki filmin gerisi gelmeyecek gibi bekledik. Ona pırıltılı bir sürprizim vardı. Kafasını alçak boylu tavanımıza kaldırmasını söylediğim an aydınlattım tüm galaksideki yıldızları. Bizim galaksimiz biraz sıkışık ve dar da olsa, onlar aynı yıldızlardı. Şimdi ben yıldızlardan hakikat yapmıştım göz bebeklerine. Afallamışçasına bakarken, filme devam ettim.
“Tüm kahpe çalkantılara bir son bulacağız. Görmüyor musun olanları? Binlerce çocuğa kıyıldı. Peki ne uğruna? Başka ırktan insan kabul eylememe saçmalığına. Binlerce kadın yakıldı. Toprak atmak bile ağır geldi vicdansızlara. Diri diri yanan tenleri hatırlıyorum da… Korkunç, çok korkunçtu. Peki; ya esir alınan, dilimizi dahi bilmeyen o insanlar? Masum ruhları ne olduğunu anlayamadan eziyet kesildiler başlarına. Hem de tek suçları insan olmakken. Bu atlılar, bu bekçiler; hepsi kalpazanlar. Emir baş kimdir? Maşa ettikleri onca kişi var ki! Bizim suçumuz ne peki? Âşık bir kadın, âşık bir adamla aynı kutuda sallanması mı?
Ben söyleyeyim sana. Aynı gecede yüzlerce kez yıkanmamızdı bizi suçlu bulan.”
O, elini elime kenetlemiş, yıldızları izliyordu. Filmi bırakmış gibi bir hâli vardı.
“Sana zambak verseydim eğer, saksıdan bahçeye açılır mıydın, Sofia?
Seni alıp bir saksıya diksem, senden köklerini kısaltsam, canın yanmaz mıydı?
Kış günlerinde yapraklarına kar yağsaydı, üşümez miydi kokun?
Sana zambaklar getireceğim, ilkbaharın habercisi olacak aşkımız!”
İşte, korkunç demiştim size. Bu odadaki her şey bu sözle beraberce uyudu. Şimdi de kendimden gayrı bunları anımsayarak geldim kutucuğa. O ses de neyin nesi? Kapı mı çalıyor yoksa? Yıllar ardından adalet mi serbest kaldı? Kapı çalıyor.
“Buyurun.”
“Atlılar arkanızda.”

Defne Avcı

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...