Kontrbas

Gece Gündüz
A A

Kontrbas

Birikmiş çarşafların kokusu yürekleniyor soğuk titreşim ağlarında. Sanki kırılmışlık bezeli. Zıpkın bir denizci. Çapalı bir karakter. Uzak kalmış gizemler. Yahut bordo bir asma bahçede görülen renkler, sadece buzdan griler. Üşüyen dutluklarda kızgın yağ, adalet görüldü. Acıkan karınlara bir tomar insan yığını. Soyutlanmış kimliklerde yazılı rakamlar, gideceği istikameti gösteriyor. Nereden gelindiği belli değil. Kime ait olduğu. Ya da en son yüzünün, kimin avuçlarının arasına alındığının. En son kimin gözlerine değdiği gözlerinin. En son kimin peştemaline düştüğü kirpiğinin. Saçlarının en son kim tarafından örüldüğü ya da en son kim tarafından tıraş edildiği bir delikanlının. En son sarf ettiği şiirler kimeydi? Esen hangi rüzgar, rüyalarında serpiştirdiği hayal bohemiydi? Hangi yağmur damlası, göz kapaklarını ilk kez takırdattı? İçeriye bir diş ve mendil bıraktı. Gri odalar, gri gözenekler, gri şadırvanlar, gri musluklar… Buzlanan İsaʼnın gri tozlarını serpiştirdiler üzerimize. Hepimizin bir bağcığı ve düğüm olmuş nergisleri vardı. Bulunabilmesi kolay gibi sanki. Belki köylerin sürülmüş topraklarında. Belki de altında yatan sıkış tıkış kasılan Kırgızlarda. Uzunca serilen çarşafın koz yatağında. Belki de oradan geçen ineklerin çanlarında akşam namazı kılınıyor. Ya da pazar günü ayinleri yapılıyor köy ortasında.

En son kim topa dokunduysa o can alıyor bu oyunda. Bazen alıyor da bazen de gidiyor kuzgun hisara. Yol boyunca ses işitilmez oluyor. Kontrbasın ıslık çalan melodilerini, ustasından başka kimse duyamıyor. Bağırıyor arkaya atılmaktan bıkan kontrbas:

“Dirayetimin sesidir; kanlı tellerimin, ıslak dudaklarımın ve çalan bedenimin kırbaçlanışıdır. Duyulamayan, görülemeyen ve belki de koca orkestrada nota dahi sallasak kimsenin ruhuna ilişmeyen. Haberdar olunamayan. Bakır fincanın içilesi kahvesinden ziyade, arkada sıralanmış doldurulmayı bekleyen, sıradanlaşmış fincanlar ordusu. Kulağınızın bile alamayacağı sesleri veriyorum. Odadan duvarlara çarpıyor. Ses akustiği edilen yumuşak kenarlarıyla geri geliyor. Bazen güç kavgası ediyorum. Beni çalan el, bana küfürler okuyor; oysa ben, şarkılar dinlemek isterdim… Yoruluyor, elleri nasır tutuyor. Lanetler okuyor tellerime. Gövdeme tekmeler atmak, sahnede aslında beni parçalamak istiyor işte. Tüm beyazların içinde siyahlandırılan bir melodik katman gibiyim. Kas katım tüm orkestraya oranla iki kat daha fazla. Fiziksel güç kalite olanağım da. Ama tüm beyaz kefenler gibi ben de kırılgan bir kişiliğe sahibim. Üzülen damarlarım, tahtadan gövdemden geçerken sızlıyor. En son kimin bana teşekkür ettiğini hatırlamıyorum. Orkestra şefim bile beni görmezden geliyor. Sadece çalışası bir işçi ve köle hâline getiriyor. Oysa ben de müziğimle herkesi büyüleyebilirdim. Ancak en son kim izin verdi… Yani, şöyle ki: Aslı, ben genelde emirlerden başka hiçbir şey hatırlayamıyorum…”

Hisara yaklaşmak üzereyken dört büyük dinin duaları, aynı anda duyuluyor gökyüzünde. Dört büyük dinin kitapları açılıyor. En son topa kimin dokunduğu hatırlanamadan top patlıyor. Düzine ordu, salınan bir uçurtma gibi süzülüyor…

Buzdan grilerin elektron alışverişine tanık oluyorum. Farklı gezegenlerin birbirine yardım çağrısı gibi bir şey. Altı ya da yedi elektrona sahip gezegenlerin, bir diğer gezegeni Kim yemeğine davet ettiğini duyuyorum. Ve sınıflandırılan metotlardan geriye sadece metotlar kaldığını ve sınıfların içerisinde dans şölenleri gerçekleştirdiğini duyuruyorum.

“Artık nasırlanan zihinler, beni davetlerine veya odalarına çağıracaklar. Artık bir kontrbastan daha fazlasıyım. Aynı tüm renklerin uçurtması gibi…”

Defne Avcı

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...