Fernweh

Gece Gündüz
A A

Fernweh

Damda kedilerin gezindiğini işitebiliyordum. Patilerinin altından tırnaklarının tıkırtıları eşliğinde dönüp duruyordum yatakta. Tavan arasında,  karanlıkta saklanıyordum. İçine hapsolmuş soluğuyla uyutmaya çalışan tozların arasında öksürükler koparsam da nefes almaya mahkûmdum.

Çok olmamıştı buraya geleli. Küçük, kuytu, gölgesiz bir yerdi. Dışarıdan hayat içmez, içeriden aydınlık vermezdi. Yutar, içine çeker ve seni de boyardı fark etmeden. Kazardı derinliğini, kazardı durmadan. Ne  yeni bir göçük ne de derinlik görebilirdin. Dalga geçercesine devam ettirirdi kürek sallamaya. O zaman kurduğu oyunu anlar ve sinirlenirdin. Önce sersem gibi koyulukta bağıracak bir şeyler aramaya çabalar, sonra boşuna debelendiğini  anlar kendini yumruklamaya başlardın.

Günün sonunda dipsiz yaşantında neden bir ışık huzmesi olmadığını sorduğumda, cevap verecek kimseyi bulamadığımda  sadece kıvrılır ve kedilerin gelmesini beklerdim. Onlar patileriyle bu azaba dokunuyorlardı; haberleri dahi olmasa da.

Yukarıdan aşağıya minik bir kapanda sıkıştırılmış ölmeyi bekliyordum. Hayal barakalarının patladığı geceden beri buradayım. Saldırı cehenneme gebeydi. İnançlar, insanlıklar öldürülürken gördüğüm şuydu; hepimiz kendimizin cellatıydık. İpe asılıp sallandırılacağımızı kendimiz seçiyorduk, falakaya yatırılan bedenimizi biz seriyorduk. Can çekişen beden gibi görünse de ruhumuzu katlediyorduk.

İpe asılan adam dakikalardır sallanıyor. Yüzü morarmış, gözleri pörtlemiş. Ama hâlâ hayatla ölüm arasında… İpin kurduğu bağ çocuğunun gözü önünde sallanıyordu. Çocuğun bildiği tek salınma, salıncakta babasıyla kahkahalar atmasıydı. Şimdi adam tek başına sallanıyordu ve kızı uzaktan sessizce, kanı çekilmişcesine izliyordu.

“Babam bu sefer neden beni de almadı yanına?”

Ölüm bir an önce gelse de kesse ipi. Bıraksa adamın bedenini yere. Yığılsa ve nabzı dursa şimdi. Ardından sarılacak bir ruhu kalırdı belki.

Ben buraya satıcılardan kaçarak geldim. Kellesi vurdurulan insanların bağrından, nizamiye ile geldim.

Tüm vasfımı söküp attım. Dört mevsim değiştirdim.  Öksüz çocuk oldum zamanı geldiğinde. Sütsüz kalmıştım bebe yaşımda. Cami avlusunda olacağımı sanırken, çöp yığınlarının arasında karıştım gittim. Üzerime dünden kalmış yemek artıkları yağdı. Kırılmış oyuncaklar, bitmek üzere olan sabunlar, artık yamalanmaktan mahvolmuş üst başlar…  Bilseydim gözümü açtığımda göreceğim şeylerin bu denli kirli olacağını, yumardım göz kapaklarımı. Sımsıkı kenetlerdim, yemin verir açtırmazdım. İnat ederdim, doğmazdım. Yumrulur, un ufak olur yine de kıçıma vurulan şaplakla beraber ağlamazdım. Hayatın ilk darbesini çıplak vücuduma almazdım.

Satıcılardan kaçtım demiştim size. Bedenimi pazarlayan, nefsi kir kokan lağım tarlalarından… Ektikleri biçtikleri kadından zar… Vücudundan zevk torbaları… Esrar gibi, kokain gibi, uyuşturucu gibi torba torba… Kadının kolundan bir parça, baldırından bir parça, memesinden iki parça… Tabii fiyat değişiyor burada. Kalçasının dozunu fazla alırsan iki misli zevk garanti ediliyor. Kerhanelerden topladılar bu dozajları. Bıçak sapladılar, tekmelediler karnına karnına kimi zaman.  Kerhane sonuçta en düşük mal orada. Ne zaman insan olmuştuk ki? Ne zaman kadın olmuştuk? Hayatın bir diğer darbesini de memelerim irileşince almıştım. Şaplak bir kez daha inmişti. Kıçıma değil, zevkten pis bağırtılarıyla kalçamı avuçlayan yaratıkla.

Ertesi gün fernweh bir sancıyla uyandım. Ve işte o zamandan beri buradayım. Şimdi kim oldum, bir fikrim yok. Sadece karanlığını avuçluyorum.

 

*Fernweh: Uzaklara özlem duymak, hiç bilinmeyen, gidilmemiş, görülmemiş yerlere duyulan hasret. Almanca bir kelime.

 

Defne Avcı

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...