Minör Majör Piyasası

Gece Gündüz
A A

“Hocam, bir Neşet Ertaş çalın da dinleyelim” dedim. Önce duruşunu düzeltti, sonra sazını akort edip türküyü çalmaya başladı… O an anladım ki bunu ona Neşet Ertaş’ın sanatı, sanatçılığı yaptırdı. Yani bir Neşet Ertaş saygınlığına büründü değerli hocam. Demek ki sanat yapmanın da ötesi var: sanatında saygın olmak…

Bir müzisyen, şarkıcı yahut yazar olarak güzel günlere ulaşabilmek için bedel ödemek gerekiyor. Bedelden kastım: emek vermek, ter dökmek, umut edip, hayallerinden vazgeçmemek. Sonrasında bir yolculuk başlıyor ve sanatçı olmaya doğru ilerleniyor. Bu yazıda iki konu üzerinde duracağım. Birincisi: sanat yolunun meşakkatleri. İkincisi: sanatçı olmayanların sanatçı gibi boy göstermeleri. Aslında ülkemizde hiçbir halta yaramayan yahut yaptığı işi zerre nitelik taşımayan insanlar, sanki çok kâle alınmaları gerekiyormuş gibi, çeşit çeşit sulu sıfatlarla boy gösteriyorlar; ekranlarda, sosyal medyada. “Yahu bu neden bu kadar takip ediliyor?” diye soru işaretiyle sosyal medya hesabına baktığım onlarca insan var. Neyse bu konuya tekrar döneceğim, öncelikle birinci kısımdan bahsedeyim. Meşakkat deyip başlayalım… Bilirsiniz herkes bir enstrüman çalabilir, herkes şarkı da söyleyebilir, resim yapıp, şiir yazabilir -iyi ya da kötü-. Bu noktada herkesi kastederek yazmayacağım. Nitelikli sanatçı adaylarından bahsedeceğim. Yani gece uyumadan kendini koca bir sahnede binlerin karşısında hayal eden şarkıcı, binlerce insan tarafında okunan bir kitabın yazarı, dünyanın en iyi sanat merkezlerinden birinde resimleri sergilenen ressam yahut milyonlarca insan tarafından seyredilen bir filmin yazarı-yönetmeni olarak hayal eden; sabah uyanır uyanmaz bu hayalle yaşamaya devam eden, bunun için çalışıp çabalayan, psikolojik savaşları kazanan, maddi zorluklara göğüs geren, düşe kalka fakat yılmadan yolunda yürüyen, güzel yürekli genç insanlardan bahsedeceğim.

“Bir sanatçı olarak toplumun içinde var olabilmek için öncelikle sanatın içinde var olmak gerekiyor. Fakat sanatın içinde var olmak için daha çok toplumdan beslenen sanatçının, yine en büyük duvarı toplum oluyor. Engeller yaratan toplumu aşması da epey bir zor oluyor, kimiyse henüz yolun başında ipleri bırakıp hayallerinden vazgeçiyor. Toplumsal bir tez olan: ‘O işte para yok, boş ver mühendis, avukat, doktor ol’ söylemi bir sanatçının zor şartlarla savaşırken karşısına çıkan, onu yolundan etmeye çalışan düşman gibi olabiliyor. Düşman demeyi ağır kabul edenler içinse şunu söylemeliyim: bunları söyleyenlere ne denilirse denilsin, yoluna baş koyan kararlı insanların mutlaka zırha bürünmesi gerekiyor. Söylenenlerin sonu gelir fakat bu söylenenler büyük travmalara, zor şartlara insanı taşıyor. Şöyle ki bu söylenenler sanatçı adayı için yolun başındaki en büyük duvar oluyor, çünkü bunu genel olarak sanat yolunda olan insana en yakın dostları, ailesi, akranları söylüyor.”

Bol söylemli paragrafı bitirdikten sonra biraz gözlemlerden bahsedeyim… Toplum olarak öyle bir noktaya geldik ki, Android dünya; rahat ulaşıp, hızlı tüketmemize ve üretmememize sebep oluyor. Üstüne bir de üretenleri yerden yere vuran şuursuz bir eleştiri kültürü oluşturuyor. Bu, dünyadaki bütün toplumlarda da böyle olabilir. Burasını tam olarak bilmiyorum fakat kısır bir döngüye sebep olup, gelişimi engelliyor. Edebiyatta en zor dallardan biri eleştiri yazılarıdır fakat günümüzde düşüncelerle değil de yargılarla hareket eden insanlar, durumun tam olarak akıbetini bilmiyorlar. Elde klavye, vay efendim böyle de şöyle… Hayallerinin ilk adımını atıp artık pratikte elle tutulur işler yapmaya başlayan sanatçılara, aslında hiçbir şeyin tam olarak başlamadığını anlatan durumlardan biridir bu. Bundan daha ilerisi için, yani ilk adımdan sonrası için başka bir şey yazamayacağım. Yazının sonraki bölümünde beni rahatsız eden bir örnekten bahsedip, sizi de sıkmadan yazının ikinci kısmına birkaç cümle iliştirip bitireceğim.

Anadolu yakasının ünlü performans mekânlarından birinde gece geç saatlere kadar bulunduğum bir gün, sahnede genç bir şarkıcı, çok iyi bir orkestrayla güzel iş çıkarıyordu. İnsanlar eğleniyor, şarkıya göre hüzünleniyor, o oluyor bu oluyordu da, durum biraz trajikomikti. Sahne yapan arkadaşları sosyal medyadan tanıyorum. Müziklerini yapıyorlar, işlerinde iyi olmak için çabalıyorlar, muhakkak ki dev hayalleri var. Yalnız biletli konser vermedikleri için, yani mekânla anlaşmalı oldukları için herkes rahatlıkla mekâna girebiliyordu. Kötü olansa şarkı söyledikleri insanların onlara gösterdiği saygısızlık… Bu durum sahnedeki güzel insanların hayallerine giden yolları engelle dolduruyor aslında. Sahnede hüzünlü bir şarkı çaldığında, aranan tiplerin sağı solu kesip birilerine sulanması, aşırı gürültü, sahneye gereksiz laf atmaları gördüm. Evet, hüzünlü şarkı çalarken de bunlar yaşanıyordu, kim içinde ne yaşıyordu bilmem de, dışarıdan bakınca eyvah eyvah bir hal ortadaydı. Anlayacağınız icra edilen sanata zerre saygı gösterilmiyordu. Yani bir an kendimi sahnedeki arkadaşın yerine koyup “İki dakika adam gibi durun da şarkı söyleyip gidelim, hak etmiyorsunuz ama ihtiyacımız var bu sahneye” dedim.

Eğlenmenin de bir adabı olur arkadaşlar. Yahu her şeyden önce insan bir adap sahibi olur. Mesela taşkınlık çıkaran tipler yapacağını yapıyor ve kapı dışarı ediliyor. Fakat bu çok başka bir nokta, mekân sahipleri bununla ilgilenmez, belki de ilgilenmeli ama sonuç olarak bu iş dinleyicinin kendisinde bitiyor. Eğer toplum bu konuda yeteri kadar gelişmiş olsaydı, İstanbul’da alternatif küçük bir mekânda Sezen Aksu dinleyebilirdik. Eğlence ihtiyacının saygısını yerle bir etmediği bir toplum olabilirsek, bunu da görebiliriz. Buna sebep amfi tiyatro, kültür merkezi sahneleri ve orada yapılan sanat etkinlikleri bana çok samimi gelir. Çünkü dinleyici zorunlu olarak bu tür sanat etkinliklerinde bir saygıya bürünüyor. Fakat bir şarkıcının bu tür sahnelerde yer alabilmesi için, o saygısızlıkla kaynayan mekânlarda sahne alması gerekiyor. Hem maddi zorlukları aşmak hem de kendini geliştirmek için. Bu durum genel olarak böyle. Aslında yazıda vurgulamak istediğim nokta bu. O değerli müzisyenlerin hiç hak etmedikleri koşullarda sanat icra etmeleri. Ben isterim ki her sanatçı adayı en temiz koşullarda yolunda yürüsün. Bu durum sanat yolundaki zorluklardan biri gibi görünüyor fakat tam olarak öyle değil. Toplumsal gelişimin az olması, sanata bakış açısının darlığı durumu bu noktaya getiriyor. Bu zorluk değil, bilirkişilerin görüp, anlayıp, yorumlayabildiği çok net bir sorundur. Sanatçı adayı enstrüman alırken yahut o sahneye çıkabilmek için, kayıt yapabilmek için gereken bütçeyi ayarlamaya çalışırken zorluk çeker. Bir ressam adayı boya, fırça, tuval alırken zorluk çeker. Eğitim alırken zorluk çeker. Tüm bu zorlukları atlattıktan sonra yaşanan kötü durumların çoğu tam anlamıyla bir sorundur. Ve her sanat dalında bu tip sorunlar vardır. Diğer dallardan sadece birine dair tek cümle kuracağım: tiyatro sahneleri yok yere kapatılıyor!

Yani arkadaşlar iyi bir sanata ulaşabilmek için en başta biz iyi bakabilmeli, saygı gösterebilmeliyiz. Şartlar iyi olduğunda inanılmaz ışıklar saçacak sanatçı adayları bir anda belirecek. Yeter ki doğru noktada duralım…

İkinci bölümde ise popüler kültürün öne sürdüğü, ne ettiği tam olarak belli olmayan, niteliği sıfır olup kendini sanatçı zanneden insanlardan çok kısa bahsedeceğim. Her şeyden önce birçoğu sanata değil şöhrete odaklı. Yaptıkları işler anlamsız bir şekilde piyasa yapınca, burunları havada sanatları yok ortada dolaşan tipler. Tipler, çünkü bende bu insanlara dair bir sıfat yok şu anda. O kadar değerli sanatçı adayları, sanatçılar; hiç tanınmadan zorluklarla yollarına devam etmeye çalışıyorlar ki, bu niteliksiz insanlarla aralarındaki adaletsizlik beni üzüyor. Elbette birçok gerçek sanatçı tanınmak peşinde değil fakat toplumsal gelişim için nitelikli sanat eserlerinin insanlara ulaşması şart. Hiç olmazsa elle tutulur bir kitleye sahip olmaları bizim umudumuz olacaktır. Bütün güzel dileklerim, o güzel insanlarla olsun…

Caner Yoloğlu

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...