Mandalina Kokusu

Gece Gündüz
A A

Her akşam saat sekizden sonra, üşümek pahasına, sırf sigara içmek için de değil; öylesine, yaşayanları izlemek için belki de her şeyi bırakır atardım kendimi dışarı. Yanımda kimsenin nefesi hissedilmez, sesi duyulmazdı. Belki de yalnızlığımı yırtıp atmak içindi bütün bu alışkanlık.

O gün de aynısını yapmak üzere çıktım evden. Sokaklar her zamanki gibi insan seli; üst yapıların yetersiz olduğu belli. Dünya küreselleşirken insanlar evlerine sığamıyorlar, şehir ne kadar boğucu olsa da gri beton yığınları arasında. Mecburlar buna. Ben de mecburum. İnsanlar hakkında konuşmaya başlarken kendimi insanlardan ayırdığımı fark ediyorum. Şu an fark ettiğim gibi. Kendime acıyorum, beni bu hâle getirenlere kızıyorum…

Evimin arkasındaki uzun sokağın, şehrin en büyük caddesine açılan köşesindeki kahvehaneye uğradım. Mekânın sahibini gördüm kapının önünde. Adı Mehmet’ti. Beni tanımazdı fakat son üç aydır, aşağı yukarı her gün bu saatlerde konuğu olurdum. İki çift laf da etmemişti benimle. Hâlbuki çok konuşkan biriydi. Kahvedekiler ona Koca Reis derlerdi. Belki de beni anladığı için gelip konuşma gereksinimi duymamıştı. Ne de olsa kahvehane sahibi, insan sarrafı sayılırdı.

37 ekran televizyonu görecek şekilde akşam haberlerine şöyle bir göz atar, kuşburnu çayımı içer, hemen çıkardım oradan. Çünkü biraz daha fazla kalsam kendimi oraya ait hissedebilirdim…
Dışarının buz kestiğini, içeriye girip duvardaki aynadan yansıyan yüzümü görünce fark ettim. İçimde buz tutmuş bazı şeyler vardı; dışarıdaki soğuktan mıydı? Bilmiyordum.

Kahvehanenin tam ortasında, saf bakırdan olduğu belli olan kocaman bir soba cayır cayır yanmaktaydı. Ve önce kokusunu burnumda, sonra da kalbimin derinliklerinde hissettiğim mandalina kokusu…

Mutlu bir ailem vardı eskiden. Artık anılarımda ölmeye yüz tutmuş, mandalina kabuklarının hatırlattığı… Ve aylardır aklıma gelmediklerinin acısı. İçim yanar gibi oldu. O an sanki dışarıya çıksam tek bir nefesimle tüm kapanmış köy yollarını açabilirdim.

Son akşamımız, aklıma yıldırım gibi düştü. Yine o mandalina kabukları vardı sobanın üstünde. Babam haber kanallarını izliyor, annem bizlere çay koyuyordu. Ben, iki ablam ve erkek kardeşimle günün nasıl geçtiğini konuşuyorduk. O gece tüm yurtta etkili olacak bir kar yağışından bahsediyordu haberler. Bense sevdiğim kızın gözlerini düşünüyordum. Bir daha kimseyi sevemeyeceğimi nereden bilebilirdim ki?

Babam kardeşimi yanına çağırmış, saçlarını okşuyordu. Azrail ben olsaydım bu tabloya kıyamaz, intihar ederdim. Saatler geçtikten sonra herkes odasında çekildi. Aslında üç oda vardı, bir de salon. İki erkek kardeş bir odada, iki kız kardeş diğer odada. Bir de ebeveyn odası. Ev bizim olmasa da bizim gibi hissediyorduk. Çünkü bir aradaydık.

Kardeşim üst ranzada yatıyordu. Onu kızdırmayı öyle severdim ki… Ne yapsam da kızdırsam onu diye düşündüm. Aklıma bir cinlik gelmemişti. Kitap okumak için ışığı açık bırakmıştı.

– Oğlum kapatsana ışığı.
– Yarın okul yok ki.
– Olsun uykum var ama.
– Yalan konuşma, gece üçten önce uyuduğunu hiç görmedim.
– Bu senin de bazen uyumadığını gösterir.
– Geceleri bazen tuvalete kalktığımda görüyorum uyumadığını.
– Tamam ama babama söyleme bunu.
– Söylemem, hadi iyi geceler abi.
– Allah rahatlık versin.
– Sana da.

Gözlerimi kapadım. Işıkta uyuyamazdım ama kendimi bildim bileli ilk kez ışıkta uyumuştum. O gece rüyamda yeni bir eve taşındığımızı gördüm. Bahçesinde futbol kalesi bile vardı. Tam da kardeşimle istediğimiz gibi… Bahçedeki sandalyelerden birinde oturuyordum, kardeşim ayağında topla geldi. “Abi, hadi ben kaleye geçeyim, bana şut çek.” Bu, reddedemeyeceğim bir teklifti. Sonra “Sırayla ama.” diye de belirtti. Topa öyle vurdum ki kardeşimin kafasına çarpmıştı. Minik bedeni sararmış, çimenlere serilmişti. Ona doğru ilk adımı attım ki gözlerimi bembeyaz bir tavana açtım… Nefes almakta zorlanıyordum. Kokusundan anladığım kadarıyla hastanedeydik. Hiç sevmezdim hastaneleri. Ve olayın vahametini yeni anlamıştım. Kalbim kulaklarımdaydı sanki. “Anne…” diye ağlamaya başladım. Babamın öksürüklerini duyuyordum hastane odasında. Ama yoktu ki babam, nereden geliyordu bu ses? Nefesim kesildi birkaç saniye. Hemşire gelene kadar ağladım. Sanki yıllar geçmişti aradan…

“Annem?” diyebildim sadece; solgun yüzlü, bitkin bakışlı, sanki kötü bir haberi vermek üzere gelmiş olan hemşireye. Sonra “Babam?” dedim, “Ablalarım, kardeşim neredeler?” Hemşire yüzüme bakmadı; bakamadı belki de. Çok kötü bir şey olmuştu; tüm hücrelerimde hissedebileceğim kötülükte bir şey olmuştu… Hemşire heceleyerek “Onlar iyi…” diyebildi. Bunun beni rahatlatması gerekiyordu ama rahatlayamadım, hıçkırıklara karışık ağladım.

Hemşire gittikten sonra koluma bağlı serumun iğnesini çözdüm. Yavaşça odanın kapısını açtım ve koridorda gözleri yaşlı babamı gördüm. En son babaannem vefat ettiğinde gözleri böyleydi. Bir yandan ağlıyor diğer yandan babama doğru koşuyordum… Babam “Oğlum,” dedi; “Kardeşin yok artık…” O dağ gibi adam ağlıyordu, kalbinden sızıyordu sanki gözyaşları. “Nasıl olur?” diyemedim. Bir ağlama dalgası çıktı boğazımdan. “Baba!” diyebildim ağlayarak. Bayılmışım…

Ayıldığımda tek gerçek, yüzüme fırtınanın savurduğu sert ve soğuk yağmur damlaları gibi çarptı.

Kardeşim ölmüştü.

O günden sonra hiçbir zaman eskisi gibi olamadım. Kardeşimi kim öldürmüştü? Nasıl ölmüştü? Hiç kimseye soramadım. Yoktu artık. O minik bedenini sevemeyecek olmayı düşünebiliyordum sadece. Kulaklarını çekemeyecektim, “Abine bir bardak su getir bakayım.” diyemeyecektim. Yan yana uyurken ranzanın altına sevdiğimiz kızların isimlerini yazamayacaktık artık. Amca olamayacaktım. “Yeğenimin adını Yiğit koy.” diye öğüt veremeyecektim. Abi olamayacaktım artık…

Bir damla yaş süzüldü yanaklarımdan; düştü masanın koyu kırmızı örtüsüne. Buraya geleli ne kadar zaman olmuştu? Ellerimle bardağı tuttum. Kuşburnu bardağı soğumuştu bile. İçmeden çıktım o mandalina kabuğu kokan kahvehaneden. Karıştım karla karışık yağmurun örtüsüne.

Caner Tonkaz

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...