Kaybedilenlerin Yokluğuna Alışabilmek

Gece Gündüz
A A

Kaybedilenlerin Yokluğuna Alışabilmek

“Aptalca hayaller peşinde koşmayan bir kalp gösterin.” dediler bana. Kendi kalbimi gösterdim ben de. “Ama nasıl olur, hiç sevmedin mi mesela?” dediler. “Evet çok sevdim.” dedim. “Ama bu aptalca değil ki.” diye de ekledim. “Birini çok sevmek aptalca değil. Onunla yaşlanmayı düşünmek aptalca değil. Bir ömür sürecek bir aşkı düşlemek aptalca hiç değil.” dedim. “Niye kızıyorsun ki?” dediler. Sustum, haklılardı. Sakinleştim biraz.

Sonra gözlerine baktım hepsinin. Simsiyahlardı. Dayanamadım sonra, kaçırdım gözlerimi. Bana mutlu bir insan göstereceklermiş. “Tamam.” dedim “Gösterin.” “Eee sensin işte, o mutlu insan.” dediler. “Yok.” dedim “Ben değilim, çok nadir mutlu oldum tamam ama mutlu bir insan varsa ben değilim o.” dedim. “İstersen cümleyi tam olarak bitirmemizi bekle.” dediler. “Söyleyin bekliyorum.” dedim. Üç kişilerdi, üçü de baştan aşağıya siyahlar içindeydi. Ceket, pantolon, gömlek, kravat, yüzük, rozet, saat, ayakkabı… Hepsi simsiyahtı. Bütün bu koyuluğa karşı son derece beyaz bir tene sahipti üçü de. “Siz aptalca hayaller peşinde koşmayan bir kalp gösterin ben de size mutlu bir insan göstereyim.” dedi içlerinden en yaşlısı. Gözleri kömür siyahı rengindeydi, saçları kar beyazıydı.

Durdum bir dakika, düşündüm. Bir tanıdığım vardı. Aslında hiç tanımadığım biriydi ama her gün mutlaka görürdüm onu. İki ayağı iki kolu olmayan bir adamdı o. Gövdesi kaldırımın üstüne konulmuş, köşeleri eprimiş bir karton parçası üzerindeydi. Bir başına şehrin en işlek caddelerinden birinde o karton parçasının üzerinde sabahtan akşama kadar beklerdi, önündeki elektronik baskülde tartılacak insanlardan birkaç kuruş para almak umuduyla.

Hava soğuktu hep, o adam da hep üşürdü. Burasının kışı hep sert olurdu. Nefeslerin bir buhar şeklinde ağzın önünden çıkmaya başladığı havalarda insanlar kendi üzerinde montları, kabanları görüp o ince hırka ile duran adama acıyarak bakarlardı. Çekinerek atılırdı demir paralar eski bakır sahana. Kimse tartılmazdı önündeki elektronik baskülde. Sadece parayı atar ve giderlerdi.

Her gün o caddeden geçmek zorunda olmasam da onu görmeden iyi hissedemezdim kendimi. Haftada dört gün kesin görürdüm o adamı. Ben de tartılmak istemezdim. Sadece para atıp ona acıdığımı belli etmeye de korkardım. Para da atamazdım o vicdanı sızlayanların kendini iyi hissetmek adına para attıkları bakır sahana.

Hafta sonları göremezdim onu, çıkmazdı o caddeye. Ben de hafta sonlarını garip bir duyguyla geçirirdim. O adamı gördükten sonra hiçbir hafta sonundan zevk alamamamın sebebini şimdilerde anlıyorum.

Önünden defalarca geçip gittiğim halde gözlerine bakmaya bile korkmuştum. Hangi renkti acaba o gözler? Her gün kendi felaketini gören o gözler hangi renkti? Bir kere olsun konuşabilmek istedim onunla. Gözlerine bakamasam da -gözlerine bakmaya dayanamayacağımı adım gibi biliyordum- konuşabilmek istedim. Kaç kere onunla konuştuğumu hayal ettim. Ama dikkat etmeliydim konuşurken. Bir pot kırmamalıydım. Mesela tokalaşmak için ellerimi uzatmamalıydım. Çok kötü olurdu bu. Adam üzülürdü, ağlardı belki. İçinde el ve ayak geçen kelimeleri kullanmamalıydım. Ayağım ağrıyor geçenki maçta epey zorladım galiba dememeliydim. Üzülürdü kesin. Havadan sudan konuşmalıydım hep. Arada güzel espriler yapmalı, iyi bir fıkra anlatmalıydım şu en sevdiklerimden, iyi anlattıklarımdan.

Haftalar sonra bir gün kendimi topladım ve evden sırf bu adamla konuşmak üzere çıktım. Kış mevsimi bütün hışmıyla sürmekteydi. Önceki gece şehrin uzak köylerinin tüm yollarını ulaşıma kapatan bir kar yağışının ardından son derece keskin bir ayaz esir almıştı her yeri. Ellerimi ovuşturdum. Biraz olsun sıcaklığı hissetmişken o adamın olmayan elleri geldi aklıma. “İnsan, nelere alışmıyor ki…” derdi babam. Demek ki o adam alışmıştı ellerinin yokluğuna, ayaklarının yokluğuna… Yürümemeye, koşmamaya alışmıştı… “Ya alışmamışsa…” dedim içimden. “Ya önünden geçen her insana bakıp bakıp üzülüyorsa…” dedim. Cevap veremedim kendi sorularıma, sustum. Sustum ve üşüdüğümü hissettim. Ama o kış, en çok da o adam üşüyordu.

Ellerimi cebime koydum, hızlı hızlı o adamın olduğu caddeye doğru yürüdüm. Birer birer geçtim insanları, dükkânları. Bulunduğu yere geldiğimde o ince kartonun üstündeki bedenini aradı gözlerim. Yoktu her zamanki yerinde. Hâlbuki olmalıydı orada, bugün pazartesiydi. Her pazartesi buradaydı o adam. Hemen yandaki kuruyemişçiye girdim. “Ağabey,” dedim “Burada bir adam vardı.” “Mehmet Ağabey mi?” dedi. Babamın da ismi Mehmet idi… “Bilmiyorum ismini,” dedim. “Engelliydi kendisi…” Bunu söylerken utandım. “Mehmet Ağabey işte…” dedi. “Kendisi vefat etti, 2 gün oluyor.” Gözlerime bir anda yeryüzündeki tüm o tuzlu damlalar hücum etti, “Allah rahmet eylesin.” diyebildim, “Başınız sağ olsun.” Konuşamadım daha fazla. Hıçkırıklar boğazımda ilmek ilmek düğümlenmişti. Kar yağıyordu gözyaşıyla ıslanmış yanaklarıma. “Keşke…” dedim, “Keşke…” Devam edemedim cümleye…

“Ne oldu, daldın gittin?” dedi ilk soruyu soranlar.

“Dalmışım öyle.” dedim, “Sorunuzu düşünüyordum aslında.”

“Eee,” dediler, “Ne diyorsun peki?”

“Siz bana umudunu yitirmiş bir insan gösterin, ben de size aptalca hayaller peşinde koşmayan bir kalp göstereyim.” dedim.

Önce sustular, sonra gittiler.

Caner Tonkaz

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...