Hayat

Gece Gündüz
A A

Yürüyoruz. Herkesin geçtiği aynı yollardan defalarca kez biz de geçiyoruz. Kimi zaman ellerimiz cebimizde kimi zaman ellerimizde yassı çakıl taşları. Bu yassı çakıl taşlarını sektirebilecek bir su birikintisi arıyoruz kimi zaman. Kaldırımlar yetmiyor; sokaklar, caddeler, köprüler, yollar, duble yollar, otoyollar az geliyor. Sığamıyoruz hiçbir mekâna. Bazen insanlara sığınabiliyoruz; çoğu zaman kendimize 10 parmaklı hücreler yapıp oraya sığınıyoruz.

Sürekli yeni insanlar görüyoruz. Sürekli yeni insanları tanımaya çalışıyoruz. Kimse, kimsenin kimsesi olmadığından düşünmüyoruz, aslında duyabilsek buz tutmuş içimizi ısıtacak hikâyeleri. Bu yeni insanlara bir şeyleri kanıtlamaya çalışıyoruz. İyi bir insan olmaya çalıştığımızdan dem vuruyoruz. Yakışıklı olduğumuzu ya da güzel olduğumuzu belli etmeye çalışıyoruz. Çoğu kez tüm davranışlarımızı bir elekten geçirip ona göre hareket ediyoruz. Belki bizi yanlış anlarlar diye korkuyoruz… Sevilmedik diye üzülüyor, çok sevdik diye ayrıca üzülüyoruz. Korkularımızdan korkuyoruz aslında. Yaralarımızı saklarken olabildiğine, yaralayanlarımızı işaret parmaklarıyla gösteriyoruz toplum içinde. “Bak, şu!” diyoruz bir insan hakkında, diyebiliyoruz.

Yeni insanlardan, yeni şeylerden sıkıldıkça son aşamada kendimizden sıkılıyoruz. Utanıyoruz kendimizden. Bir başımıza kaldığımızda kendimizin bize söyleyeceği tek bir laf kalmamış oluyor. Müzikler, filmler, diziler söylüyor bazı şeyleri. Ama bunlar harici susuyoruz; sustuğumuzda ise cevabımız da olmuyor kendimize korkarak sorduğumuz suallere.

En son öyle bir yere geliyoruz ki o iyi insan olarak lanse ettiğimiz kendimizi, olmayacak kadar kötü düşünürken buluyoruz. Birinin acısından mutlu olacak kadar kötü oluyoruz. Birinin başarısını kıskanacak kadar. “Hâlbuki bir zamanlar biz iyiydik.” diyoruz bazen. “Hiç yoktan iyi olmaya çalışıyorduk…”

Hedeflerimiz gerilerde kalıyor, daha çok istiyoruz her şeyi. Parayı, mutluluğu, huzuru, sağlığı arıyoruz delicesine. İlk önce para kazanmak için her şeyi harcıyoruz. Sonra geri kalan her şey için paraları… Ömrümüzden yirmi dört saatimizi verip bilmem kaç lira alıyoruz mesela. Ses tellerimizi veriyoruz para için. Gözlerimizi kiralıyoruz, iki göz iki oda. En çok da mutluluk için kalbimizi veriyoruz. Ve ne yazık ki kazandıklarımızın çok azını paylaşıp çoğunu dev kumbaralarda küflenmeye bırakıyoruz.

Ellerimizin boşluğunu dolduracak birini bulduğumuzda ise tek düşüncemiz o oluyor. Bir başka bakıyoruz dünyaya. Yaptığımız davranışlar iyice değişiyor. Belki güzelleşiyor belli çirkinleşiyor, fark etmiyoruz. Biz mutluyken hiçbir şeyin umurumuzda olmaması bazen geliyor aklımıza ama hemen uçup gidiyor da. Gerçeklerden; büyük kulaklıklarla, simsiyah güneş gözlükleriyle ve yüzümüzde kocaman bir yapay gülümsemeyle korunmaya çalışıyoruz…

Ve hiç düşünmüyoruz artık ne olduğumuzu. Neden yaşadığımızı. Varsa yoksa kendimiz kalıyor ortada. O ellerimizin boşluğunu dolduran kişi çekip gittiğinde yeni doğmuş bebekler gibi ağlıyoruz. Ve aslında tam da burada başlıyor her şey. Ya da her şey burada bitiyor.

Kendimizi yeniden sorgulayıp tekrar iyi bir insan olma çabasına giriyoruz.

Ve yine, yeniden çevremize iyi bir insan olduğumuzu göstermeye çalışıyor, mütevazılığımızın altını kalın çizgilerle çiziyoruz.

Ve yeniden herkesin yürüdüğü aynı yollardayız.

Ve buna hayat diyoruz.

Caner Tonkaz

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...