Yüzmek

Gece Gündüz
A A

Arabamı istop edip olduğum yerde gerindim. Her yerim tutulmuştu. Ardından cama düşen damlaları izledim. Cama çarpınca dağılışlarını, etrafa küçükçe sıçrayışlarını, camda süzülüşlerini… Ardından cesaretimi toplayıp arabadan indim.

Eve doğru yollanacaktım ki köyün havasını ne kadar da özlediğimi fark ettim. Islanmasına aldırmadan sırtımı kapıya yaslayıp havayı içime çektim. Toprak, yağmur, bulut, geçmiş, ayrılık, pişmanlık, mahcubiyet… Hepsi aynı anda sökün etti burnuma. Ölene kadar toprak kokusuyla yaşayabilirdim ama ne yazık ki toprak kokusuyla hayat gemisi yürümüyordu.

Yavaş ve suçlu adımlarla eve yaklaştım. Merdivenleri çıktım. Avluya vardım. Hemen girişte bekleyip etrafımı içime çektim. Özlemle… Gene her zamanki gibi her yerden düzen akıyordu. Ağaçların dalları güzelce budanmış, gövdeleri kireçlenmiş, avlunun kenarlarına güller dikilmiş, taşlarla görselleştirilmiş… Kenara da bir tane kameriye kondurulmuş. Kesin kendisi yapmıştır onu da… Yapabileceği bir işi, asla başkasına yaptırmaz.

Avluyu da geçip kapıyı çaldım.
Kimse ses etmedi.
Bu sefer biraz sertçe vurdum.
Gene ses yok.
Bağırsam olacaktı ama ağzımı açmayı istemedim. Eve girdim yavaşça. Belli ki bahçeye falan gitmişti. Yerinde oturur mu hiç?

Eve girdikten sonra yavaş adımlarla belki evdedir diye, odaların kapısını çala çala, bir bir kolaçan ettim. Evde yeller esiyordu. Dama da bir baksam mı acaba? Ama damda hayvan yoktur ki bu saatte. Dağa otlatmaya göndermişlerdir. Belki de dağdan malları getirmeye gitti. Neyse. Gelir birazdan.

Oturma odasına gelip kuzineye bir göz attım. Ateş epey geçmiş. Demek ki bayağı olmuştu evden çıkalı. Yoksa çoktan bu ateşe bir meşe kökü yerleştirmişti. Kuzineyle duvar arasındaki tenekeden, kalın bir odun alıp sobaya attım. Ardından odanın ortasında dineldim kaldım. Şimdi ne yapacaktım? Oturup onu mu bekleyecektim?

Okyanus ortasında küreği kırılan bir kayıktım.

Manzaraya bakan camın dibine oturdum. Yere otursan da dışarıyı görebileceğin kadar alçak bir penceresi vardı bu evin. Duvarı kalın olduğu için pencerenin önündeki alan genişti. Sehpa niyetine kullanılırdı. Kolumu yaslayıp dışarıyı izlemeye koyuldum. Kavak ağacı, meşe ağacı ve birkaç bahçenin dışında, aksesuarı olmayan bir bozkır…

Karşıda bir yerlerde kiraz ağaçları vardı önceden. Köyden ta oraya oyun oynamaya giderdik. Her kiraz ağacı birimizin evi olurdu. Küçük dalları kırar, sigara boyutunda parçalara ayırırdık. Ondan sonra bir parmak boğumu kadar bir bölümünün kabuğunu da dişimizle soyar, filtre yapardık. Hepimizin bir mesleği olurdu. Ve birer arabası… Araba isimlerini hep ben söylerdim. Zira diğer çocuklar, köy dışına benim kadar çıkmazlardı. Benim babamın ilçede sürüsüyle işi olurdu. Çoğuna ağabeyimle beni de götürürdü.

Babam işini hallederdi; ağabeyimle biz, kitapçıya giderdik. O, içeride raflar arasında gezerken ben, kapı önünde bekler, çocuklara yeni araba isimleri söylemek için arabaların arkalarına göz atardım. Herkesin bineceği arabaya ben karar verirdim. Hatta özellikler uydururdum kafamdan. Derdim ki: “Bunun önündeki gözden köfte-ekmek çıkıyor.” “Çakmaklığından gazoz akıyormuş.” “Kornasında ‘Arkadaşım Eşek’ çalıyormuş…”

İnanırlardı bana. Aralarında gücüm vardı. En iyi kiraz ağacını ben alırdım. Revaçtaki mesleği ben seçerdim. Bana kimse gelmediği zaman bağırırdım: “Süleyman, benzinin bitti.” Reddedemezlerdi. Her oyunda para basardım. Paraları da yerden bulduğumuz kâğıtlardan yapardık. Genelde sigara paketi olurdu bu kâğıtlar. Çok da bulunmazlardı ama öyle fakir olan da olmazdı aramızda. Köy yerindeki herkes gibiydik. Kendi yağımızda kavrulurduk. Sadece ben zengin olurdum. Ben… Çimento torbası bulurlarsa geçerlerdi beni ancak. Altı kat kâğıttan yapılan o torbalar, parçala parçala bitmezdi. Kim bulursa Arap şeyhlerine dönerdi. Şeyhler, halklarını paramparça edip para basarlardı; bizimkiler, çimento torbasını. Bakardım ki biri beni geçiyor; hemen bir yolunu bulur bitirirdim oyunu. Kimse beni geçemezdi. Sadece ben başarılı olmalıydım. O zamanki bu başarı azmini gençliğime taşısaydım dünyayı fethedebilirdim herhâlde…

Okyanusa açıldıktan sonra yüzmeyi unutan kâğıttan bir gemiydim.

Bir an olduğum yerde sızmışım. Gözlerimi açtığımda kafamın altında bir yastık, üzerimde bir battaniye vardı. Kafamı kaldırıp odaya bakış attım. Bir an onunla göz göze geldim; ağabeyimle…

Gözlerimi gözlerinden ayırmadan, olduğum yerde doğruldum. Çivi gibi bakışlarla bana bakıyordu. Tanıyordum bu bakışları; ne zaman kitabının üzerine bir şey döksem aynen böyle bakardı. Kardeşi olmasam ağzımı burnumu dağıtacakmış da kardeşi olduğum için kıpırdayamayıp gözleriyle şiddet uyguluyormuş gibi…

“Bir şey demeyecek misin?”

“Gel!” dedi sadece pürüzlü bir sesle. Kalktı gitti. Çaresiz, ne yaptığını anlayamadan düştüm peşine. Hızlı adımlarla evden çıktı. Ona ayak uyduramıyordum. Uykudan kalkan birinin, bu kadar düzgün ve hızlı adımlar atması imkânsızdı. Üstelik bedenen ve zihnen yorgunsa… Ama ağabeyim, bir dağ keçisi gibi rahat hareket ediyordu. Avluyu geçtik. Bahçeyi geçtik. Tel örgüleri geçtik. Kayaların üzerinden sektik. Nereye götürüyordu ki beni? Aklıma amcamın eşekleri geldi. İşe yaramayan yaşlı eşekler… Kafalarına bir çuval geçirir, ormanın derinliklerine götürür, eşeği oralarda öldürürdü. Sonra da vicdanı rahatsız olmaksızın köye gelir, hayatına devam ederdi. Midem bulandı bir an. Neden böyle şeyleri düşündüm? Zaten terlemiştim de. Ağabeyime yetişeceğim derken sucuk gibi olmuştum.

Okyanus ortasında yüzmeye çabalarken ter içinde kalan bir yük gemisiydim.

O hâlâ aynı dinçlikle, aynı sert adımlarla yoluna devam ediyordu. Patikalara patika ekliyor, dikenli yolları kararlılıkla geçiyordu. Ama benim takatim kalmamıştı artık. Bağırdım arkasından. Bu belirsizlik beni yormuştu: “Ağabey! Nereye gidiyoruz?” Renk vermedi. Daha da bağırdım. Kafama vurduğunda şikâyet etmek için anneme bağırdığımdaki kadar şiddetli: “Ağabey!”

Durdu. Aynı sert bakışı fırlattı. Ardından “Kuyruğuna basılmış it gibi bağırma da düş peşime! Az kaldı…” dedi. Babamın laflarını kullanır olmuş. Ağabeyler, büyüdükçe babaya mı benzerler?

Küçük çalılardan oluşmuş bir koruluğa geldik. Bir çardağı andırıyordu uzaktan. İçine giren görünmüyordu. İzini kaybedeceğimden korkup hızımı biraz daha artırdım. Koşar adım girdiği yerden girdim ki onu, yerde otururken buldum. Ne yani? Buraya mı gelmiştik. Ne özelliği vardı burasının. Gözlerine baktım. Bir yere dikmiş, sert bakışının yerini özlem almıştı. Onun baktığı yere baktım. Yan yana iki büyük taştan başka bir şey yoktu. Yeniden ağabeyime baktım. Neler olduğunu anlamaya çalışıyordum ki ayağa kalktı. Kıçındaki otları silkelerken “Neden yıllardır gelmediğini otur anlat onlara. Kendini affettir…” dedi ve koruluktan çıktı gitti.

“Kimlere?”

Cevap vermeden gitti. Bağırdım ardından: “Kimlere?”

Olduğum yere oturdum kaldım. Kısa bir süre sonra kafama dank etti mevzu: Annemin ve babamın mezarıyla baş başa kalmıştım. Ne yapacağımı bilemedim. Acaba arkaya bir yere oturup beni mi dinliyordu? Dinlemez. Sadece vicdanımla baş başa kalmamı istiyordu. Kabahatimin ne denli büyük olduğunu anlamamı… Acaba hangisi babamındı. Bir müddet iki taşı da izledim. Üç İhlâs, bir Fatiha okudum. Bir yararı var mıydı bilmiyorum ama vicdanımın rahatlaması gerekiyordu. Bir müddet sustum. Ardından pürüzlü bir sesle konuşmaya başladım:

“Üniversite kazanıp da İstanbul’a gideceğim zaman arabada bir konuşma yapmıştın bana. Annemle ağabeyim, arka koltukta oturuyordu; ben, önde. Genelde annem önde otururdu ama o gün gideceğim diye bana küçük bir iyilik yapmıştı. Müziğin sesini hafif kısmıştın. Hiç unutmam. Şöyle demiştin: ‘Artık büyüdün. Seni yönlendiren bir kimse olmadan hareket edeceksin. Başında bir çoban olmayacak. Hiçbir zaman osuruktan insanları katma hayatına. Daima güzel ile birlikte ol. Kaliteli dostlar edin, kaliteli kadınları sev, kaliteli duyguları besle, kaliteli müzikleri dinle, kaliteli şiirler oku. Ama en önemlisi sevdanın dozunu ayarlamaktır. Doğru bil bu sözleri. Eğer dozunu ayarlayamazsan istediğin kadar kaliteli seçim yap, hepsini alaşağı edersin…’”

Nutkum dolmuştu. Sustum.

Ağzımı açmakta çok zorlanıyordum. Konuşmak, zor zanaattı. Hele suçluysan… Gözüm yaşlanmıştı. Ne bok yiyeceğimi bilemiyordum. “Özür dilerim anne! Özür dilerim baba. Gene her zamanki gibi haklıydın. Alaşağı oldum, sevdanın bokunu çıkardım…” diye ağlamaya başladım. Hüngür hüngür ağladım. Salya sümük… “Kusura bakmayın ağzımı bozdum. Ama en büyük küfürleri hak ediyorum ben.”

Kalktım. Varıp taşları öptüm. Taşlardaki tükürük izine gözlerimi sabitleyip geri geri çıkışa doğru gittim. Yağmur yağmaya başladı. Hızımı asla artırmadım. Islana ıslana evin yolunu tuttum. Ağabeyimden de özür dileyip geri dönecektim. Haklılardı. Ben bok bir insandım. Affedilmeyi hak etmeyen… Sırılsıklam oldum. Yağmur ruhumu yıkasın istiyordum ama kimi lekeler çıkmıyordu.

Eve geldim.
Salona girdim. Abim camın önüne oturmuş, dışarıdan gelen cılız ışıkta kitap okuyordu. Kitabın adını göremedim. Ben gelince kapattı. “Odanda kıyafetler var üzerini değiştir. Hasta olma. İki de bardak al gel gelirken, kekik demledim.”

Dediğini yapmadım. “Ağabey!” deyip sustum. Bakışlarında merak belirdikten sonra, dolu nutkuma rağmen “Ben gidiyorum. Ver elini öpeyim.” diyebildim. Ayağa kalktı. “Babamın bir lafı vardır hatırladın mı?” dedi.

Yanıma gelene kadar ses etmedi. Gözlerinin yaşardığını o an fark ettim. Dibimde durdu. Bir ara izledi beni. “Yapacağın işin a**** korum!” dedi ve sarıldı. Babam, istemediği bir şey yapıldığında kullanırdı bu küfrü. Ağabeyim, beni affetmişti…

Uzun bir süre kaldık öyle. Sıkı sıkı sarılmış ve gözyaşları içinde… Ömrümde kimse sarılmadı bana böyle. Ne deliler gibi âşık olduğum Sibel ne annem ne babam ne de önceki ağabeyim… Hele Sibel, bana böyle sarılabilmiş olsaydı hâlen evli olurduk. Ve bu yaşananlar hiç olmazdı.

Çözüldük. “Hadi!” dedi. “Üzerini değiştir, gel.”

Odaya yollandım. İçimde öyle bir his vardı ki üzerimi değiştirdiğimde sanki eski ben olacaktım. Özlediğim günlerdeki ben… O güçlü ben… Kimsenin hayır diyemediği, kâğıttan da olsa para basan ben… Kazanan ben… Kıyafetleri izledim bir süre. Ardından gözümü yumup sindire sindire giydim onları. Kumaş pantolon, pamuktan atlet, keten gömlek, eprimiş bir süveter… Gözümü açtığımda ne kadar köylü gibi giyinsem de hâlâ o şehir yerindeki yıprak, yorgun insan olduğumu fark ettim. İnsan bir kez değişti mi geri dönüşü olmuyordu. Kurşun kalemle yazı yazmaya benzemiyordu yaşamak. Tükenmez kalem veriyordu herkese Tanrı. Yaşamak, g*t istiyordu. Özür dilerim. Ağzımı gene bozdum…

Yüzeye çıktıktan sonra derinlere özlem duyan bir denizaltıydım.

Can Cafcav

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...