Yıllar – 1. Bölüm

Gece Gündüz
A A

Yıllar – 1. Bölüm

Sol yanımdaki sancı henüz katlanılır hâle geldi. Bedendeki yaranın acısı geçince yürekteki açığa çıkarmış; seni düşünmeye başladım.

Gözlerimi yumup kimi fotoğraflarını muhayyilemde döndürdüm. Büyük kahverengi gözlerin, uçlarına doğru gittikçe açıklaşan kahverengi saçların, bir de sanki bir uzvunmuş gibi yakışan gözlüğün… Aslında herkeste olan şeyler bunlar, evet. Ama kişiliğinin güzelliği, bir anlam katıyordu o maddelere. Mesela, bir gece yarısı düşünmekten kafayı yiyecekken çat diye hatırımı sorman, saçlarını daha da güzelleştiriyor. Öğretmenler odasında kitap okurken bana çay getirmen, ellerine daha da zarafet katıyor. İnsana güzel bakman, dudaklarını daha da hoş gösteriyor.

Seni düşündükçe gönlümdeki ateş daha da harlandı. İçim içime sığmadı bir an. Seninle konuşmak istedim. Ama bizim aramızda sadece metreler yok, kimi kelimeler de var. Yüreğim acıdı. Nefes alışım sıklaştı. İki yudum su içtim. Uzaklık denen meret, kelimelerce fazla ise metrelerden daha fazla boğuyordu. Müzik dinlesem iyi olacak. Düşüncelerden kaçsam… Gözümü yavaşça aralayıp başucu sehpasından telefonumu ve kulaklığımı aldım yamacıma. Şu ana cuk oturan şarkıyı açtım: Vedat Sakman’dan,“Usulca.”

“Hastayım, yorgunum.
Seni bekliyorum.
Zaman akışta…”

Biliyorum, biraz pesimistim. Ama kaburgalarımın sol tarafından göğüs kafesime, on santimetre boru sokulmuşken “lay lay lom” olmamı bekleme benden. Aslında tümden huzursuz olduğumu da söyleyemem. Örneğin; daha fazla dinleyebiliyorum kendimi. Daha fazla kitap okuyorum. Daha fazla insanın öyküsünü dinliyorum. Mesela karşı yatağımdaki Necmi Ağabey, eşiyle evlenme hikâyelerini anlattı geçende. Daha o zamanlarda bu boru vücuduma monte edilmemişti. Tetkikler sürüyordu. Anlayacağın, çektiğim bir acı yoktu. Sadece ameliyat olup olmayacağımın verdiği belirsizlik ve bu belirsizliğin yarattığı bir yıpraklık vardı üzerimde. Ama insan, alışıyordu bir müddet sonra.

Zaten hastanedeyken alışmaktan başka yapacak çok bir şey olmuyor. Gazete ve kitap okuyabilirsin belki. İnternette de takılabilirsin. Ama en güzeli ne biliyor musun? Başkalarının öykülerini dinlemek… İşte o zaman, tek hatalı insan olmadığını anlıyorsun. İşte o zaman, tek kaybeden olmadığını anlıyorsun. İşte o zaman, insanın en küçük yapı taşının “acı” olduğunu anlıyorsun.

Sırf sonu yüzünden Necmi Ağabeyin anlattığı hikâye, o kadar çok hoşuma gitti ki… İkimize de aynı sonu biçiyordum. Ne kadar güzel olurdu ama. O sona biz sahip olsak seni sarılırken öldürebilirim. Bak anlatacağım sana Necmi Ağabeyin hikâyesini. Bana hak vereceksin.

Necmi Ağabeyin ikinci eşiymiş Sultan Abla. Ama ilk aşkıymış. Nasıl desem sevdiğim, Necmi Ağabey hâlâ emanetmiş gibi bakıyor ona. Zaten kendisi de dedi bana aynısını: “Sanki hâlâ gelmemiş gibi.” Bak olayı anlatayım, beni daha iyi anlayacaksın:

Eskilerin çoğu gibi köyde büyümüş Necmi Ağabey. İki ağabeyi bir de ablası varmış. Annesi, onlar çok küçükken ölmüş. Hayvancılıkla ve çiftçilikle geçinirlermiş. Herkes en küçük o olduğu için çoğu işi ona yaptırırmış. Okuldan gelir gelmez hayvan otlatmaya gönderirlermiş. Okul da öyle yakın yerde değilmiş ha… Böyle dört-beş kilometre uzakta bir yerdeymiş ve yaya gidiliyormuş. Gelince de “Halim yok!” diyemezmişsin. Anında herkes pataklarmış. Şu sözü beni çok etkiledi: “Bizim çocukluğumuz dayak yiye yiye başka bir şemaile sokulmuştur. Ne hakkımızı aramayı bildik bu yüzden ne de insanlarla iletişimi.”

Hem evdeki bu ortamdan hem de köydeki işler ağır geldiğinden okumayı kafaya koymuş Necmi Ağabey. Öyle böyle ikna etmiş evdekileri ve kasabadaki dini yurda girmiş. Zor olmuş biraz ama “Yurtlarda hoca olacağım ben…” deyince de kimse bir şey dememiş. Sonuçta din öğrenmeye gidiyor, karşı gelinmez.

Akabinde ilçedeki en iyi liseyi kazanmış. Biraz şans eseri olmuş ama kazanmış. Kasabada kaldığı yurt ile aynı ekole bağlı ilçedeki dini yurda yerleşmiş. Yurttan okula okuldan yurda bir hayat sürmüş. Hiç dikkat çekmemek için elinden geleni yaparmış. Yurttayken verilen duaları ezberler, namazını vaktinde kılar; okuldaysa duvar kenarında, orta sıralarda bir yerde oturur, pek söz almazmış. Ama ödevlerini vesaire de aksatmazmış hiç.

Derken âşık olmuş Sultan Ablaya. Nedensizce… Ama söyleyememiş tabii. Dedi ki: “Kim ne yapsın benim gibi birini? Ne adam akıllı esvabım var ne cebimde iki kuruş param ne de ona bir şey söyleyecek cesaretim.” Köyde küçükken şeker çuvallarından kıyafet giyerlermiş. Patates çuvallarından okul çantası yaparlarmış. Bak şu lafları çok hoşuma gitti: “Biz giyinmezdik, sadece çıplaklığımızı örterdik. Kıyafet seçme şansımız yoktu. Şeker çuvalını dikerdik, büyüklerimizin kıyafetlerini yamardık. Gerçi hiçbir şeyde seçme hakkımız yoktu. Bize bir şey verirlerdi ve biz onun için daima Allah’a şükrederdik. Ama hiç sormazdık “Neden bu haldeyiz?” diye. Daima şükrederdik. Sorgularsan dinden çıkardın çünkü.” Tüm bu durumlardan ötürü Sultan Ablaya sadece bakmakla yetiniyormuş Necmi Ağabey.

Sultan ablanın hâli vakti biraz daha yerindeymiş. Bir kere pabuçları lastik değilmiş. Kıyafetleri büyüklerden bozma değilmiş. Saçlarını don lastiği ile değil de alma tokalarla bağlıyormuş. Anlayacağın küçükçe bir “zengin kız-fakir oğlan” ilişkisi varmış aralarında. Ve bu da Necmi Ağabeyin cesaretini hepten toz duman ediyormuş.

Yüreğine sevdası ağır gelen Necmi Ağabey, cesaretini konuşturamayınca edebiyat derslerinden de etkilenerek şiir okumaya başlamış. Kütüphaneden bulduğu tüm şiir kitaplarını elden geçirmiş. Daha sonra kâğıtlara yazıp ilmihalin arasına sıkıştırmış. “Yurtta bana öğretilenler ‘Allah’ı anlamak’ üzerine değildi. Sadece kuru kuruya bir sürü kuraldı. Ben Allah’ı âşık olunca, kendi kendime düşünürken öğrendim. Onun, korku değil de sevgi olduğunu… Ham maddesinin ‘aşk’ olduğunu… İlmihallerdekini ezberlerken değil…” Ailedeki dayaktan kaçarken yurttaki dayağa tutulmuş Necmi Ağabey. İlmihalin arasındaki şiirleri yakalatmış. Artık göze batmaya başlamış. Onun şiire olan tutkusu caiz değilmişmiş. Böyle şeyler ruhu bozuk insanlar tarafından icat edilmişmiş. Haram şeylerle uğraşmaması gerekirmiş.

Sineye çekmiş Necmi Ağabey. Sessizce dayağını yemiş. Ama insanoğlu, köşeye sıkışmayı kolay kabul etmez. Kaçabildiği kadar kaçar. Bu sefer o şiirleri ezberine çekmeye başlamış. Hâliyle ezberlenecek dualar sekteye uğramış. Hocalar daha da celallenmiş. Üzerine gitmişler. Okuduğu kitapları kontrol etmişler. En sonunda da yasaklamışlar. Ama Necmi Ağabey iyice diretmiş; kendi şiirlerini yazmaya başlamış.

Teneffüslerde kütüphaneden çıkmayan Necmi Ağabey, bu sefer sırasından hiç kalkmadan defterine şiirler yazmaya başlamış. “Şiir de denir mi bilmiyorum ama yazardım işte. Yüreğime dolan her duyguyu kıtalarla ifade ederdim. Anlayacağın, kalemin gözyaşlarına şiir; yüreğin feryadına edebiyat diyordum.”

Edebiyat, onun adına güzel bir şey ama dersleri iyice kötüleşmiş ve hocalar dertlenir olmuş. Herkesin önünde fırçalamışlar, ardından sövmüşler. Ama bu durumun şöyle güzel yanı olmuş ki Sultan Ablanın dikkatini çekmiş. Bakışları çarpışır olmuş. Ama Necmi Ağabey utangaç adam işte. Hep kaçırmış gözlerini. “Bakışlarımız birbirine değince elim sobaya değmiş gibi olurdum.”

Sultan Abla da arada bakıyormuş ama bakışmaktan öteye bir şey de olmuyormuş aralarında. Necmi Ağabey de hiç umut etmiyormuş zaten. Hani bir ilişki nasıl yaşanır, flört hayatı nedir bilmezmiş. “Hiçbir umudum yoktu. Sadece seviyordum,” diyordu. Ve ekliyordu: “Ben çok şey damıttım bu aşktan. Dünyayı öğrendim. Allah’ı öğrendim. Hayatı öğrendim. Kendimi öğrendim. İnsanın ne menem bir müsvedde olduğunu öğrendim.”

Böyle günler, günleri kovalamış sevdiğim. Arada bakışmışlar, arada başlarını eğmişler. Şiirler yazılmış, geceler uykusuz geçirilmiş, dayaklar yenilmiş, azarlar işitilmiş, aç kalınmış, tehditler edilmiş, gene âşık olunmuş, gene şiirler yazılmış. Derken bir gün Sultan Abla, Necmi Ağabeyin yanına oturmuş. Ve ona yapamadığı bir soruyu sormuş. Sonrasını şöyle anlatıyor Necmi Ağabey: “Bilmediğimi söyledim. Sonuçta sınıfın en tembeli bendim. Üstelik âşıktım. Bildiğimi bile şaşırır hâldeydim. Sonra ne yaptığımı sordu. Normalde cesaretimin toz olup uçması gerekiyordu ama elimdekini ona uzattım. Okudu. Sonra eline bir kalem aldı. Bir şey yazdı kâğıda. Bana verdi.”

“Dudakların tamamlayamadığı cümleleri gözler tamamlar.”

Can Cafcav

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...