Veda

Gece Gündüz
A A

Susuyorduk.

Onun haberi yoktu ama vedaya gelmiştim buraya. En sevdiğim mavi ekose gömleğimi giymiştim. Ve siyah kot pantolonumu… Saçlarımı özenle taramış, vücudumu da hoş bir parfüme emanet etmiştim. Buluşma yerine en sevdiğim ulaşım aracı olan vapurla gelmiştim. Ardından en sevdiğim müziği dinlemiştim son sokağa kadar. Hava da güneşliydi. Güzel bir gündü. Vedaydı… Ama vedası bile büyüktü benim hislerimin.

Ardından kırık gücük konularla başladık sohbete. Asıl konu ile asla alakası olmayan bir sürü ile…

“Ben bir sıcak çikolata alabilir miyim?” (En sevdiğim içecekti.)

Garson, sıcak çikolatamı getirdikten sonra okkalı bir yudum aldım. Dilim yanmıştı ama umurumda değildi. Gözlerimi gözlerine dikip can alıcı kısma girdim: “Galiba bir daha görüşmezsek ikimiz için de çok iyi olacak.”

Şaşkındı. Ben ise hissizdim. Ne bir gam parçası ne de neşe… Öylece bakışlarımı kocaman gözlerine dikmiş konuşuyordum. Bir kadının gözlerine bakmak bu kadar kolay olmasa gerekti. Ama hissizken aşırı kuvvetli olurdum. İlk defa bu kadar detaylı bakmıştım ona. Belki de onu son görüşüm olduğuna inandığım içindi.

Onu son görüşüm… Buna rağmen üzgün müydüm? Asla… Bir düğün gibi gelmiştim bu vedaya. Çünkü büyük sevmiştim. Gururluydum. Gayet gülüyor, espriler yapıyor, içimdeki burukluğu anlatmaya sıra geldi mi de ağladığıma kadar anlatıyordum. Ağladığı an namusudur bir erkeğin. Ama çekincem yoktu. Ona her şeyimi anlattım. Her zayıf noktamı… İnsan, zayıf noktalarını hep saklar, kendine bile anlatamazdı. Fakat ben ona anlattım. İshal olmuştu his mesanem. Her şeyi döktüm. Her şeyi… Korkmuyordum. Ona bunları anlatabilecek kadar cesurdum. Ve sevmek en büyük silahımdı.

Böyle veda mı olurdu; ben gülüyordum, o gülüyordu. Olurmuş meğerse… Ve çok güzel gülüyordu.

Değer veriyordu bana. Biliyordum. Onsuz geçen günlerimi anlatırken gözümdeki mateme takılıyordu. “Ama üzülüyorsun,” diyordu. “Görüyorum.” Sonra teselli vermeye başlıyordu. Aklınca yarama, yara bandı takmak istiyordu ama benim yaralarıma kimse yara bandı takamazdı. O bile… Beni sadece ben sağaltabilirdim.

Şiir gibi konuşacaktım şimdi. O, şiir sevmezdi ama yapacak bir şey yoktu. Alışmamış götte don durmuyordu nihayetinde.

“Ekmek kırıntısı gibi sunduğun sevgiden, koca öğüne yetecek kadar aş çıkarmaya yeltendim. Doyarım sandım. Ama beceremedim. Ruhum koca bir kıtlığa girdi. Bilirsin, kıtlık başladığında göç edilir. Geri adım değil bu. Gitmem gerekiyor sadece. Yaşamak için… Anlıyorsun değil mi?”

Anlıyordu. Kararıma saygı duyacağını belirtti. Zaten yarım yamalak bir ilişkimiz vardı. Ben, arkadaşlıktan bozup aşka yamamaya çalışıyordum. O ise aşkı çırılçıplak bırakıp arkadaşlığa kara peçe giydirmeye çalışıyordu. Sonuçta ikimiz de olduramadık.

Hesabı ödedim tüm itirazlarına rağmen. Fal bakmak için ters çevrilmiş bir fincan ve birkaç not kâğıdıyla baş başa bıraktım onu. Onu son görüşümdü. Gözlerinin bu kadar kahve olduğunu son görüşmemizde fark ettim. Bir kahvecide… Geç kalmıştım.

“Kendine iyi bak olur mu?”

Kahvecinin sokağından ana caddeye doğru saptım. Son görüşmemizde arkama bakmayı unutmuştum. Oysa “Gidiyorum ama vazgeçtiğimden değil.” der gibi bir şey olurdu. Tanrım… Sırası mıydı unutkanlığın?

Yarım yamalak kaldı her şey iyi mi? Hem daha “Seni kusana kadar severim!” diyecektim. “‘He!’ de, dünyayı yörüngesinden oynatayım!” diyecektim. Hep unuttum. Kahretsin.

Tanrım… Bilirim, pek onu dilemek dışında dua etmem. İbadet de etmem. Ezan okunduğunda müziğin sesini de kısmam. Tam bir günahkârım. Kabul… Ama lütfen… Onu unutmak zorunda olmadığım bir sevdada bizi yeniden karşılaştır.

Can Cafcav

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...