Su

Gece Gündüz
A A

Su

Zorunluluklara yenildim bir gün. Gittim.
Gelmedi peşimden.
Ben de dönmedim.
Duydum; evlendi başkasıyla birkaç yıl sonra.
Aşk bitti o gün. Ben bittim. O bitti.
(SON)

Bu kadar kısaydı onunla öykümüz baktığın zaman. Fakat…

Ölüm döşeğindeyim şimdi. Ve ölüm döşeğindeyken geçmişteki kısa hikâyeler asla doyurmuyor. Uzatmak istiyor canı insanın. Geçmiş en çok da ölüm döşeğinde karın doyuruyor.

Bu hikâyeyi de uzatmalı. Hafifletmeli vicdanı. Zira uykularımdan çok etti beni bu kaçış. Her zaman yayı çıkmış çekyat gibi battı bana. Ama hesaplaşmak da ancak ölüm döşeğinde gelmişti aklıma. Yumurta kapıya dayanınca…

Kardeşimi çağırdım yanıma. Onu bulmasını istedim.

Bulmuş.

İnanın “Öldü!” diyecekler diye ödüm koptu. Ya da “Gelmeyeceğim!” diyecek diye. Ama ne ölmüştü ne “Gelmeyeceğim!” demişti. Gururunu yolluk edip çıktı karşıma.

Bıraktığım gibi bulacağım zannettim onu. Ağlayacaktım az kalsın. Dayandım. Susadığımı hissettim. Bir bardak su isteyecektim kardeşimden ama kelimelerimi ve zamanımı israf etmek istemedim. Şu an sadece onu izleyecektim ve onunla konuşacaktım.

Zamanın bir tek beni yonttuğunu zannederdim. Onu görene dek… Onu gençken görseniz siz de inanmazdınız yaşlandığına. O ne asillikti öyle. O ne ihtişam… Ne bileyim ne zaman onu görsem Rönesans’a ait bir heykeli görmüş gibi olurdum. Ya da Yunan mitolojisindeki bir Tanrıyı… Fakat zaman, adam kayırmıyordu. Onu da aşındırmıştı akarken dere yatağı boyunca. Gözlerindeki o enerji hiç gitmeyecek zannederdim. Gitmişti. Siyah zeytine benzeyen göz bebeği bile parlamıyordu. En çok da o kıvır kıvır saçlarının dökülmesi yakmıştı canımı. Dudaklarının o eski zindeliğini kaybetmesinden bile daha fazla… Sade bir makyaj vardı üzerinde, hayret. Eskisi gibi makyaja pek merakı kalmamıştı zahir. E tabii güzellik gençler kadar ilgilendirmiyordu yaşlıları. Organlar elden ayaktan kesilince güzellikten çok icraat öne çıkıyordu.

“Ama ne sevmiştim be seni,” diye geçirdim içimden. “Bir içim su idin çöldeki ciğerime. İçer içer de kanamazdım sana.”

Kanmak… Bir içim su… Su olsa da içsek şimdi…

S*ktir et suyu bir. Yıllar sonra o geldi. Ona ne diyeceğim? Nasıl diyeceğim? Bunları düşünmeli.

Demin içimden geçirdiklerimi yüzüne söylemeliydim aslında ama cesaretim yoktu işte. “Bu saatten sonra al aşkı başına çal!” diyebilirdi. “Bana kaybolan yıllarımı verebilecek misin?” dese far görmüş tavşan gibi kalırdım. Ölüm, götüme kadar sokulmuştu ama hâlâ cesaretim yoktu.

Yıllardır beklediğim kadın… Kapı eşiğine dikilip gözlerini bana sabitlemiş öylece dalıp gitmişti. Düşünüyordu. Ve pis susuyordu. “Susuyordu,” dedim de susadığım aklıma geldi gene. Dudaklarımın çatlaklığı canımı yaktı. Umursamadım. Suyun sırası değildi. Cesaretimi toplamam gerekiyordu. Sık olan nefesimi bir an durdurup akabinde derin bir nefes aldım. Kesik kesik bir öksürme geldi ama onu da kale almayacaktım.

“Oturmayacak mısın?”

“Buraya kadar geldiğime bile dua et. De ne diyeceksen!”

“Çok mu kızdın bana?”

“Kızmak mı? Öldürmek istedim seni. Kafanı duvarlara duvarlara vurup da kanının akışını izlemek istedim. Bana yalvarmanı istedim. Sonra… Sonra oturdum ağladım da bir daha sevdim seni.”

Dilim damağım hepten çöl olmuştu. Konuşurken nefes nefese de kalmıştım. Düz nefes alırken bile zorlanan bedenim, bu konuşmayı zor kaldırıyordu. Ama anlatmak zorundaydım. Anlatmalıydım.

“Gitmeliydim. Babam ölmüştü, biliyorsun. Annem ruhen bitmişti. Bitkindi. Çalışıp kardeşlerime bakmak zorundaydım. Onlar daha küçücüktü. Okumalıydılar.” Yutkundum. Derin derin nefeslendim. Öksürük krizi de başlamıştı. Uzun bir süre ağzıma mendili dayayıp öksürdüm. Hiç dinmeyecek sandım. Bir ara az yorulur gibi oldu. Öksürmekten vakit bulur bulmaz anlatmaya devam ettim. “Birinin kendini feda etmesi gerekiyordu.”

“Bunu neden bana anlatmadın? Gerçi bana hiçbir şey anlatmadın. Sadece babanın öldüğünü biliyordum o kadar.” O konuşurken öksürük başladı gene. Bir bardak su içsem rahat ederdim aslında. Ama su istemek için harcayacağım kelimeyi onunla konuşmak için harcamak istiyordum. Bu zamana kadar bunun hayalini kurmuştum. Kaç gece uyumadan evvel sırf onu döndürmüştüm muhayyilemde.

Öksürükten arda kalan kelimelerimi de su istemeye değil de ona hibe etmek istiyordum.

Öksürük! Sen de s*ktir git başımdan! Uğraştırma beni.

Gitmiyordu.

Kızgınlık dolu gözleri birazcık yumuşadı gibi. Bu öksürük krizleri onu kızgınlıktan telaşa doğru evirmiş olmalı. Ama evvelde bana bayağı kızmış olacak ki hâlâ eşiklikten beri geçmiyordu.

“Seni yarı yolda bırakıyordum sonuçta. Söyleyemezdim. Gözlerine baka baka ‘Ben gidiyorum!’ diyemezdim. Sonra gidemezdim de o zaman. Mecbu…” Öksürük, konuşmama izin vermiyordu. Kardeşim de nereye kaybolmuştu? Bir bardak su getirse ya bu hergele! Bizi rahat bırakacağım diye kayboldu yalım.

Az durulmaya başladı ya, bakalım konuşturacak mı? Tam konuşmaya niyetlendim ki o konuştu. Sesi çatallı çıkmıştı. O an anladım beni affettiğini.

“Başkalarını düşünmekten kendine hayat biçemedin zaten. Keşke başkalarını düşündüğün kadar kendini düşünseydin.”

“Geçti artık.” Durdum biraz. Öksürük yoktu ama bu söyleyeceklerimi kabullenmek canımı yakıyordu biraz. “Biliyorum, çok vaktim yok. Affet beni e mi? Hakkını helal et.” Topyekûn saldırdı bu sefer or*spu çocuğu öksürük. Ciğerim ağzıma dolacak sandım. Gırtlağımı yonttuğunu hissetim. Sanki nefes boruma çamaşır suyu döküyorlardı.

İyi bir hırpalayışın ardından durdu. Ağzımdan mendili çekip derin derin nefes almaya başladım. Bu sefer de nefes almaktan konuşamıyordum. Şu oksijen makinesini taksam iyi olacaktı. Konuşma bitsin de bir onun da icabına bakmalı.

“Helal olsun. Sen de helal et.”

Ne zaman konuşmaya yeltensem gene peyda oluyordu lanet. Susuzluğum da temelli artmıştı. Su içeyim diyeceğim de… Öksürmekten su da içemem ki.

Ne o? Ağlıyor muydu?

Ağlıyordu galiba. Belki ben de ağlardım öksürmeseydim. Öksürmekten nereye vakit buluyorsun?

Gitti.

Bu kadar mıydı? Bu muydu yani?

Elinde bir bardak su ile geldi. Bir yandan öksürükten bir hâl olmuş bana su içirmeye çalışıyor, bir yandan da ağlıyordu.

Bir iki yudum içtim ama epey döküp saçmıştım. Öksürdükçe vücudum sarsılıyordu. Bir müddet sonra biraz duruldu lanet. Dökmekten bir iki yudumdan fazlasını içemediğim bardağı tazelemeye gitti. O bardakla eşiklikte belirdiğinde benim öksürük durmuştu. Derin derin soluyordum. Kavgadan yeni çıkmış it gibi… Suyu verdi elime. Nasıl diktiysem kafama; o an ne aşk aklıma gelmişti ne o ne de geçmiş. Sadece suyun tadına ve mükemmelliğine varmaktı ahvalim o zaman. Sadece su…

Gözlerime bakıyordu.

Ben ise kana kana su içiyordum. O dört yudumda biten bardak bana öyle zevk vermişti ki… Bir varil içsem bu kadar kanamazdım. Onun elinden içtiğim için mi acaba? Neyse ne.

Gözlerine bakabildim ben de nihayet. Parıltısı kaybolmuştu, kabul. Ama o anlam hâlâ yerinde duruyordu. Bakışlarımla yüzdüm ruhunda.

Yalnız su da ne hora geçmişti be.

Can Cafcav

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...