Kum Zemin

Gece Gündüz
A A

Ben değilim eşimi öldüren. İnanın ben değilim. Benim karar verdiğim bir şey değildi. Ben sadece sinirlendiğimi hatırlıyorum, o kadar. Aklım başıma geldiğinde, kanlar içinde yatan bir kadının başında kanlı bir bıçağı tutuyordum. Elimdeki kanlar yere damlıyordu. Bacaklarım, kollarım, parmaklarım kasılmaktan ağrımıştı. Olduğum yere çöktüm. Pişmandım. Körkütük pişmandım ama suçlu olduğumu hissetmiyordum. Sadece olanları anlamaya çalışıyordum. Keşke bunlar hiç olmasaydı… Bunu yapan kişi bir canavar olmalı. Ama canavar değilim ben. Canavar olan… Başka bir şeydi. Çok başka bir şey… Size hayatımı anlattığımda anlayacaksınız benim katil olmadığımı.

Annem, babam, dedem ve iki kız kardeşimden oluşurdu ailem. Babam sürekli il dışında çalışırdı. Çok nadir gelirdi köye. Aile, dedemin yönetimindeydi.

Kekemeydim, kıpır kıpırdım. Galiba biraz da aksiydim. Bunun için sevmezdi arkadaşlarım beni. Oyunlarına almazlar, kekeme olduğum için dalga geçerlerdi. Ben de onları döverdim. Yere yatırır “Lafını geri al!” diye bağırırdım. Her ne dedilerse döve döve geri aldırırdım laflarını. Sonra dedeme şikâyete giderlerdi. Dedem de beni döverdi. Böyle bir döngümüz vardı. Oysa benimle dalga geçmeyip aralarına alsalar, ne oyunlarını bozarım ne de onları döverim. Ama bunu ne dedeme anlatabildim ne de arkadaşlarıma. Zaten dedem beni hiç anlamazdı. Hiçbir zaman destek çıkmadı bana. Hep kendi gibi olmamı istedi. “Ben senin yaşındayken…” diye başlar tarlada çalıştıklarını, tuttuğu oruçları anlatırdı. Daima zor kullanarak götürürdü beni bir yerlere. Dayakla hizaya sokmaya çalışırdı. Oysa başımı okşasa ben koşa koşa giderdim dediği yere. Ama o namaza bile zorla götürürdü. Ben de dedem niyetlenir niyetlenmez kaçardım. Eve gelince de Allah’a sırt çevirdiğim için dayak yerdim.

Hiç ağlamazdım dayak yerken. Daha da bilenirdim. Mahalledeki çocukları döverdim, kız kardeşlerimi döverdim. Bir sebep olmasına gerek yoktu. Sadece yontulan kişiliğimi onları döverek tamamlamaya çalışırdım. Bir gün dedem, kız kardeşime ne dedi biliyor musunuz? “Ah ulan gönlüne yandığım, bir erkek olsaydın var ya…” Bunun intikamını almayacaktım da ne yapacaktım? Kardeşimi sopayı sırtında kırana kadar dövdüm.

Bu toplumda istediğiniz kadar kötü olun erkek oldunuz mu 1-0 öndesinizdir. Dedem istediği kadar kardeşlerime sevgi beslesin. Hiçbir zaman benim krallığımı yıkamazlardı. Onun için evlatlar arasında daima mutlak zaferim vardı. Çünkü ben erkektim. Her türlü imtiyaz bana tanınmıştı. Onlar kimdi… Okula ben giderdim onlar hayvanların pisliğini temizlerlerdi. Ben sağda solda sürterdim onlar tarlada çalışırdı. Ben kenarda otururdum, onlar yemek hazırlardı. Ben hizmet edilirdim, onlar hizmet ederdi.

Ama istediğim kadar kral olayım, ailemin kız kardeşime bakışlarını kıskanırdım. Hep sıcak bakarlardı onlara. Bana da öyle baksınlar isterdim. Ama bakmazlardı. Tabakları kırardım, bakmazlardı. Yemeği dökerdim, bakmazlardı. Odunları kırmayı reddederdim, bakmazlardı. Tarlaya gitmezdim, bakmazlardı. Oysa ben erkek olduğum için değil, sevildiğim için kral olmak istiyordum. Ama onlar; o sıcak bakışları, o okşamaları benden sakınırlardı.

Kimse beni arasına almayınca dağ bayır gezerdim. Mantarların kafalarını sopayla koparır ağaçların meyvelerini taşla indirmeye çalışırdım. Sonra elime bir çomak alıp dikenlerle savaşırdım. Serseriler, babamı kaçırırlardı hep. Ben de sopamla hepsini gebertip babamı kurtarırdım.

Babamın gittiği yerden gelmesini çok istiyordum. Belki o okşardı benim başımı ha? Belki o bakardı bana sıcak tarhana çorbası gibi… Bana öyle geliyordu ki: Sanki babam gelip de soframızdaki hamur aşına kaşığını daldırsa tüm derdim çözülecek. Ama o, gelemiyordu. Zaten bizim hamur aşımız pek güzel olmazdı. Öyle der dedem: “Şu yemek yapmayı bir öğrenemedin gitti! Şuncacık Fatma bile senden güzel yemek yapıyor!” Anneme sürekli bağırır. Çünkü annem beceriksizmiş. Nerden almış gelmiş de onu başımıza davın etmiş. Elinden hiçbir iş gelmezmiş. Ama bence becerikli insandı annem. Yemekleri de tatlıydı.

Annem, asla savunamazdı kendini. Sanki bu evin gelini değil de misafiri gibiydi. Susup her şeyi sineye çekerdi. Yanına kardeşlerimi de alır, iş yaparlardı. Geceleri ağladığını duyardım bazen. Üzülürdüm. Ben annemi seviyorum ama galiba o beni sevmiyordu. Hiç sıcak baktığını görmedim. Ama kızmıyorum ona. Hani o da boş boş otursa sıcak bakardı bana, belki başımı bile okşardı. Ama o, iş yapmaktan vakit bulamıyordu ki… Sürekli bir şeylerle meşguldü. Ya çamaşır yıkar ya kışlıkları hazırlar ya bahçedeki fidelerle uğraşır ya da kıyafetlerimizi yamar. Bomboş oturduğunu hiç görmedim daha. Dedem mi ki o, küfür edip emirler versin…

Zaman, kendimi ifade etmeye çalışmakla aktı, geçti. Bir de baktım ki büyümüş gitmişim. Ama ne yazık ki koca adam oldum, hâlâ kendimi ifade edemiyordum. Kimse beni anlamıyordu. Bir türlü insanların gözüne giremiyordum. Kimse kızını vermiyordu bana. Neden mi? Çünkü ben onların nazarında kekeme, oyunbozan, sinir hastası, kardeşini sırtında sopa kırana kadar döven, annesine, dedesine söven bir insandım. Oysa benim tek istediğim; toplumda yer edinmekti.

Köyde yaşıtım kalmamıştı. Fırsattan istifade evdekiler benim evlenmemi askıya almaya çalışıyorlardı. Çünkü ben, eşine bakamayacak kadar deliydim. Sözlerini dinlemedim. Kapıyı bacayı kırdım. Sözlerini dinlemedim. Kararım netti; evlenecektim. Aslında evlenme isteğim evlenmeye hazır olduğumdan falan değildi. Sadece insanlara, eksik bir yanımın olmadığını kanıtlamak istiyordum.

Sonunda başka bir köyden evde kalmış bir kız buldular. Güzel değildi. Zaten güzel olup olmaması umurumda da değildi. Sadece bu kekeme oğlanın da sevişebileceğini, kadınına bakabileceğini kanıtlamak istiyordum. Ama istediğim kadar çabalayayım hâlâ insanların gözündeki sümsük görüntüm silinmiyordu. Hâlâ bana gülüyorlar, benim tamamlamam gereken cümleleri tamamlıyorlardı. Ondan sonra ben ortalığı yıktığımda da bana kızıyorlardı. “Koca adam oldun, hâlâ deli götsün!” E, sen de benim kişiliğimi alıyorsun elimden.

Benim evlendiğim sıralarda dedem öldü. Köydeki hayat bitti. Herkes şehre doluşmaya başladı. Babam da bir işte dikiş tutturup bizi yanına aldı. Küçük bir kasabada lokanta işletiyorduk. Kasaba küçüktü ama işlekti. Ortasından ana yol geçiyordu bir kere. İstanbul’la İzmir’i birbirine bağlıyormuş. Öyle diyordu babam. Bizim köy gibi bozkırın göbeğine hapsolmuş, kuş uçmaz kervan geçmez bir yer değildi anlayacağınız. Haliyle lokantamıza gelen boldu.

Karım? O benden daha becerikliydi. Neredeyse dükkâna tek başına yetecekti. Bu yüzden babamla arası benden daha iyiydi. Babam bizim payımıza düşen parayı bana değil de ona veriyordu. Elinde parası olan güçlüdür bu devirde. Bana muhtaç değildi. Ve ben, onun benden güçlü olmasını kaldıramıyordum. Nefret ediyordum ondan. Bahane bulup dövüyordum. Sevişirken pestilini çıkarıyordum. Boğazını sıkıyor, kafasını bir yerlere çarpıyor, küfürler ediyordum. Canı acıdıkça onu rencide ettikçe mutlu oluyordum. Eğer bunları yapmama engel olmaya kalkarsa daha zorba oluyordum.

Onu her dövdüğümde babam bana kızıyor, nasıl böyle bir evlat olduğumu sorguluyordu. Beni bu hâle siz getirdiniz. Ben değil… Hem erkek olduğum için göklere çıkardınız hem de beni anlamadan her yanlış gördüğünüz şeyde dövdünüz. Şimdi s*ktir boktan bir sebep yüzünden eşimi öldürdüm. Aslında ben değildim bunu yapan. Ben bıçağı tuttum sadece. Benim ceza almam sadece kişisel bir intikam olur. Adalet yerine gelmez. Eğer adaleti yerine getirmek istiyorsanız bu cinayetin toplumsal nedenlerini bulup onları gidermeniz gerekir.

Benim gibi milyon tane insan yok mu? Arkadan da niceleri yetişmiyor mu? Beni hapse atınca bu işler çözülmeyecek. Sadece vicdanınız hafifleyecek. Dolayısıyla bu cinayetler, sittin sene devam edecek. İstediğiniz kadar televizyonlarda haber yapın. İstediğiniz kadar gazetelerde “Vahşet!” manşetleriyle duyurun. Hiçbir halt değişmeyecek. Vicdanınızı hafifletmek için ceza verip de işin toplumsal boyutuna inmediğiniz her an, yeni bir kadın ölecek.

Adaleti yerine getirmek isteyen insanlara sesleniyorum! Ben ve benim gibi kuklaları hapse tıkarak adaleti gerçekleştiremezsiniz. Eğitimle, kitapla, düşünmeyle toplumu düzelttiğiniz an, kadın cinayetleri bitecektir.

Bu cinayeti ben işlemedim sevgili okur. Bu cinayeti toplum işledi. Cehaleti önlemek için kıpırdamayan her bir insan… Götünü oturduğu koltuktan kaldırmayıp televizyondaki din adamı bozuntularına laf yetiştiren, sanatçı adı altında insan müsveddelerinin özel hayatlarını tartışan, saçma sapan siyasetçilerin laflarını tartışan; yani boktan gündemlerle oyalanıp asıl sorunlara asla kafa yormayan her bir insan… Sadece nefes alan, tek derdi aradığı ruj rengini bulamamak olan, makyaja ayırdığı vakti okumaya ayırmayan, yarın ne giyeceğini düşündüğü kadar dünyanın sorunlarına kafa patlatmayan her bir insan… Sevişmek için kadın aramaktan başka tasası olmayanlar da var tabii. Türlü dil oyunlarıyla aşkın adını kirletip şiirleri pis ağızlarına alan, lafa gelince dünyanın dumanını attıran her bir insan… Bir daha, bağıra bağıra söylüyorum sevgili okur: KATİL BEN DEĞİLİM. KATİL TOPLUMDUR.

Can Cafcav

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...