Dedikodu – 1. Bölüm

Gece Gündüz
A A

Dedikodu – 1. Bölüm

Sabah ezanı okununca yatağımda doğruldum. Sersem gibiydim. Gözlerim kan çanağı olmuştu, kafam yerinden kalkmıyordu ama şu saate kadar yatakta dört dönmüştüm. Ve o görüntü, gözümün önünden bir an olsun gitmiyordu. Gözlerimi yuvasından çıkarmayı istiyordum ya da kafamı duvarlara vurup patlatmayı. O görüntülerden kurtulmayı…

O görüntüler… Masaya oturduğumdaki keyif ve kafamı kaldırdığımdaki o şaşkınlık ve tiksinti… Acaba çamaşır suyu mu içsem? Temizlenir mi gördüklerim? Ne yapsam yıkanır ruhum? Nasıl affedeceğim kendimi?

Galiba şu kafamı ancak birayla dağıtabilirim. Ama o günden sonra içkinin adını anar anmaz midem bulanıyor. Bir daha içki içebileceğimi sanmıyorum. Sadece uyumak istiyorum. Sadece uyumak… Hatta bir gün, belki de bir hafta… Bu yaptığımı unutana kadar…

Gözlerimi kapatıp sabah ezanını dinledim. İçim bir an nefes aldı. Acaba…
Namaza mı gitsem?
Gidemem.
Sonra ne der millet? Yüzüme bakmazlar mı bön bön? Arkamdan “Celep Tahir namaza başlamış. Camiyi şarap kokutacak namussuz.” demezler mi?
“Hayırdır Celep, gözüne cennetteki şarapları mı kestirdin?” diye dalga geçmezler mi?
Gidemezdim.
Ama yaşayamıyordum. O gördüklerim takılıyordu ayaklarıma. O olanları unuttursa unuttursa Allah unutturabilirdi. Farkındayım. Ama gene de gidemem.

Kalktım yataktan. Balkona geçtim. Bir sigara yakıp ciğerime çektim. Keşke dumanı beynime kadar çekebilsem de göz gözü görmez hale gelseydi ortalık. O görüntüler beni bulamasaydı.

Galiba, yorulmak gerekiyordu. Kendimi o kadar çok yormalıydım ki düşünmeye fırsatım olmamalıydı. Hızlı nefeslerle sigarayı izmaritine kadar çektikten sonra dışarı çıktım. Köyün çıkışına kadar yürüdüm. Evler bitince sağıma soluma bakındım. Kimsenin beni görmediğinden emin olduktan sonra koşmaya başladım.

Otuz beş yıldır sigara içmekten bitap düşen ciğerlerim, elli yıllık bedenimi taşımaktan bıkan kemiklerim ne kadar izin verirse o kadar koştum. Soluk soluğa kalınca ellerimi dizime koyup dinlendim biraz. Yol kenarındaki meşe ağacının birine sırtımı yaslayıp bir sigara daha yaktım. Nefes alır almaz öksürük nöbetine tutuldum. Belki ölürüm diye düşündümse de çok geçmeden kendime geldim.

Ağır adımlarla eve kadar yürüdüm. O görüntü hâlâ peşimi bırakmıyordu.
Allah’ım bana yardım et. Ne yapabilirim?

Ne yapabilirim?

Bir anda caminin sokağına saptım.  Şu an caminin orada kimse yoktur. Millet namazını kılıp gitmiştir. Zaten üç beş kişi ancak geliyordur sabah namazına. Şadırvana varınca sağıma soluma bakındım. Hiç kimsenin olmadığından emin olmak istiyordum. Yoktu. İn cin top oynuyordu. Kollarımı ve bacaklarımı sıyırdım. Çorabımı da cebime soktum.

O değil de nasıl abdest alıyorduk?

Önemli değildi. Şu an hiçbir şey önemli değildi. Önemli olan tek şey, o görüntülerin gözümün önünden gitmesiydi. Kafamı yıkayarak başlayacaktım. Belki serinleyince o ateş de sönerdi. Kafamı musluğun altına koydum. Açtım suyu. Buz gibiydi. Bir an o kadar hoşuma gitmişti ki… Öyle bir müddet bekledim. Sonra kalkıp camiye girdim. Işıkları falan açmadım. Eğildim sadece. Yere kapaklandım ve Allah’a dua etmeye başladım. Yaptıklarımdan pişmanlığımı, bir daha yapmayacağımı, ağzıma içki sokmayacağımı ama kafamdan o görüntüleri silmesini istedim.

Kalktığımda ruhumdaki ateşin tüm coşkusuyla durduğunu fark ettim. Allah’la konuştuğumu hissedememiştim. Abdest almadığım için olabilirdi. Abdest almalıydım. Abdest alıp o görüntülerden kurtulmalıydım. Arkadaki kitaplara vardım. İçlerini kurcaladım ama nasıl abdest alındığını bulamadım. Biri beni şu halde görse ne derdi acaba? Ne derlerse desinler. Umurumda değil. Sadece kurtulmak istiyorum. Abdest alacak, namaz kılacak, Allah’a yakaracak ve kurtulacaktım. Ama önce abdest almayı öğrenmem gerekiyordu. İmam geldi aklıma. Belki uyumamıştır daha. Kalktım evine gittim. Aşağıdan ışığına baktım. Yanıyordu daha. Sertçe vurdum kapısına.

İlkin bir ses gelmedi. Bir daha çalınca bir kıpırtı işittim. Çok geçmeden de imamın sesi geldi.
“Kim o?”
Adam korkmuş olmalıydı.
“Benim hocam, Celep Tahir.”
Kapı açıldı.
Şaşkın ve uykulu gözlerle karşıladı beni. “Buyur Tahir ağabey. Hayırdır bu saatte?”
“Hocam, bana abdest almayı öğret hocam. Bana abdest almayı öğret. Görüntülerden kurtulmam lazım hocam. Bana abdest almayı öğret.”
“Abdest mi?”
Adam korkmaya başlamıştı galiba. Gözlerinden görebiliyordum. Delirdiğimden korkuyor olmalı. Delirmedim hocam. Sadece o görüntülerden kurtulmak istiyorum.
“Evet, hocam abdest…”
Çaresizce başladı bana anlatmaya. Ama aklımda kalmadı ki. Öyle boş gözlerle bakınca “Dur Tahir ağabey, ben sana bir kâğıda yazıvereyim,” dedi. İçeri gidip bir kâğıda güzelce yazıp geldi.
“Eyvallah hocam. Sağ olasın.”

Koşar adım şadırvanın yolunu tuttum. Kollarımı ve paçamı sıvayacaktım ki zaten sıvalı olduğunu fark ettim. Kâğıdı sabunluğa güzelce yerleştirdim. Ve ne yazıyorsa güzel güzel uyguladım. Ardından caminin kapısından girdim. Caminin en önüne vardıktan sonra eğildim yeniden.

Allah’a yalvarmaya başladım. Dua etmeye kalmadan, gözlerim yaşlandı. Kendimi hiç engellemeye çalışmayınca yaşlar sular seller gibi akmaya başladı. Secde halinde ağladım, ağladım, ağladım. Göz kapaklarım acımaya başlamıştı. Hem uykusuzluktan hem de ağlamaktan. Ardından yere uzandım kaldım.

O kadar hissizleşmiştim ki. Sanki az önce yeri göğü yaşa boğan ben değildim. Kendimi saldım gitti. Yere uzanmış caminin tavanını izlemeye dalmıştım. Çiniler, boyalar da ne kadar güzeldi.

Oracıkta sızmış kalmışım.

Bu yazının diğer bölümlerini okudunuz mu?

Can Cafcav

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...