Buğu

Gece Gündüz
A A

Bir Ferdi Özbeğen şarkısı açıp masaya kuruldum yeniden. Kadehi tazeledim.

Herhangi büyük bir şehrin, herhangi telaşlı bir gününün, herhangi pis ve boğucu bir gecesi… Evimin balkonuna okkalı bir çilingir sofrası kurmuş, öylece demleniyorum. Yarın işim yok. Ondan sonraki gün de yok. Ondan sonraki gün de… Zira işim yok. Üzerimde telaşla karışık bir rahatlık var. Gerçi bu telaş hiç bitmez bende. Sahile oyalanmaya giderken bile acele ettiğimi fark ediyorum bazen. Bazen de sokaklarda aylak aylak sürttükten sonra eve dönerken yürüyen merdivenleri ikişer ikişer çıktığımı… Solda bekleyenlere küfrettiğimi… Nasıl desem, farz-sünnet gibi bir şeydi bu telaş şehir yerinde. Farkına vardığımda kendimi dizginliyordum ama galiba farkında olmadan birçok defa hırpalıyorum kendimi.

“Gülmek için yaratılmış gözlerde yaşlar niye?”

O, en çok bu cümleyi severdi Ferdi Özbeğen’in bu şarkısında. O… O, flu kadın…

Şehrin kömür kokan havasını içime çektikten sonra, beni Ferdi Özbeğen dinlemeye alıştıran, böyle ara ara, sıkı bir özlem duyduğum kadın için kaldırıyorum kadehimi. O, flu kadına!

Nasıl girdiysek girdik birbirimizin hayatına. Girdik de sayılmaz ya. Öyle ucundan dokunduk birbirimize. Ne aittik ne ayrı… Sarılmayacak kadar uzaktık, kahvaltılarımızı beraber yapacak kadar yakın. Âşık olsak olurduk belki ama biz, içimizde beslediğimiz yalnızlığımıza o kadar hapsolmuştuk ki bir ilişkiye daima uzaktık.

Sancılı kitaplar okur, yalnız şiirler yazardık. İkimiz de içimizdekilerden kurtulmak için kum torbası bellemiştik edebiyatı. Ben, onun cümlelerinde kendimi bulurdum; o da benimkinde. Ben, onun kendinden damıtıp öyküsüne kahraman yaptığı kadınlarına âşık olurdum; o, benim sancılı taraflarımı işlediğim erkek karakterlerime. İkimiz de aşkı, yeterince sevişmeden uzak yaşıyorduk.

Onun evinin terasında otururduk genelde. Arkada pikaptan çıkan hafif cızırtılı bir ses eşliğinde, bir yandan rakı içer bir yandan fikirlerimizden konuşurduk. “Sorsan kimse evrime inanmaz. Kaçı evrim hakkında iki satır okumuş? Kaçı tam anlamıyla biliyor evrimi?”

Haklıydı. Ben, onu daima haklı görürdüm. En çok onun konuşmasını isterdim insanlardan. O konuşsun, ben de dinleyeyim. Çünkü onun kelimeleri, sadece anlam verdiğimiz seslerden ibaret değildi. Ruhları vardı. Belki günde bir paket içtiği sigaranın kokusundan kaynaklanıyordu bilemem ama onun kelimelerinde bir sihir vardı. Sırf o konuşsun isterdim. Bir tek o konuşsun. Cümlelerini yarıda kesip sigarasından bir nefes çeksin ve dumanı özgür bıraktıktan sonra tamamlasın cümlesini. Çok alımlı bulurdum onu o anlarda. Hatta bazen arzulardım da. Ama bu arzulardan ona hiç bahsetmedim. Fark ettirmemek için de ölesiye çabaladım. Kimi arzular insanı soğuturdu, biliyorum. Ve onu kaybetmeye asla gönlüm razı olmazdı.

“Ben, bir deliyim. O sperm yarışında birinci olacak kadar deli… Yaşamayı fazla ciddiye aldım galiba. Dünyanın her söküğüne yama olmaya çalıştım. Çok hırpalandığımı hissediyorum. Ama gene fazla da lakayt olmayacaksın yaşarken. Yaşamak, öyle sidik yarışına benzemiyor. Ben, onun ölçüsünü bilemedim işte. Kulak memesi kadar belirsiz bir kıvam bu…”

“Hayatı anlamaya çalışırken kafanda kocaman bir uğultu olacak. Bu uğultu ile yaşamaya alışmalısın. O gürültünün içindeki yararlı sesleri duyup gerisini es geçmelisin. Ve bu uğultu da pul biber gibi bir şey… Yedikçe canın yanacak ve yedikçe canın isteyecek. Ben, o ölçüyü de bilemedim işte. Nasıl desem? Artık bu kafamdaki savaş dinsin istiyorum. Dinsin! Bu kılıç kalkan oyunlarıyla yaşayamayacağım. Artık ne dünyayı kurtarmaya çalışacağım ne kendimi. Kendine iyi bak. Ölçüleri iyi ayarla. Severken de savaşırken de… Ne fazla sev, küçümsen ne de fazla savaş, hırpalan. Sakın ola dünyaya yenilme! Yenilirsen…”

İntihar etti bu notu bırakıp. En sevdiğim kitabımın arasına koymuştu. O öldükten çok sonra rastladım ben de. Bilmiyorum kaç defa okudum. Kaç defa çaresizliğini hissettim kaburgalarımda.

Bazen yalnızlığa dayanamayınca onu çok özlüyorum. Şu an da olduğu gibi bugüne ayak uyduramayıp geçmişe sarıyorum. Sövmekten bir hâl olduğum geçmişe… Bir bir hatırlamaya başlıyorum ne kadar anı varsa. Belki akılda kalmasını gerek görmediğimiz kadar saçma şeyleri bile çıkarıyorum süpürdüğüm halı altından. Uyuyamamalarım başlıyor. Sabah ezanlarını duyuşum… Normalde inanıp inanmamakta kararsız kalan ben, dua etmeye başlıyorum. Aslında yüzüm yok, biliyorum. Hissediyorum; Tanrı ile de aram kötü. Dua ederken bile hissediyorum bunu; bana kızgın. Fakat çok özlüyorum onu. Katlanamıyorum. “Ya tutarsa…” deyip maya çalıyorum dualarıma. Sevgi neymiş, işte o an anlıyorum.

Kadehteki son yudumu da içime çektikten sonra müziğe kulak kesildim.

“Sevmek acı, gerçek acı.
Benzer birbirine.”

Can Cafcav

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...