Bin Bir Gece Yalnızlıkları – Düşün Düşün Çoktur İşin

Gece Gündüz
A A

Bin Bir Gece Yalnızlıkları – Düşün Düşün Çoktur İşin

***

Kanlı bir bileklik, kırık bir kalem, camları un ufak olmuş bir gözlük, birkaç parça yırtılmış ve kanlanmış kıyafet… Bu kadardı liseden kalan kutunun varlığı.

Aynı günde üç ayrı mezara toprak atmıştım. Aynı günde üç ayrı mezarda boğulmuştum. Aynı günde üç kere yalnızlığım katmanlaşmıştı. Aynı gün kaçtım mezardan ve köyden. Bir daha ne köydeki eve gittim ne bir akrabam ile görüştüm. On yedi yaşındaydım. Aslında ilk sökük o zamandandı. Sonrası sadece bahane.

***

Hiçbir şey yazamıyorum. Ne kadar cümle yığsam da hararetimi almıyor. Tarif etmek çok zor. İçinde bulunduğum gerçekleri anlatmak çok zor. Ya fazla sanat yapıp düşüncelerimi saklıyorum ya da arkası gelmeyen cümleler yazıyorum. Gerçi çok fazla da anlatılacak bir şey yok.

Ailem bir trafik kazasında öldü.
Üç kişilik mezara dört kişi gömdüler.
Hepsi bu.

***

Işığı kapattım. Sokak lambasından gelen cılız ışık kâğıdımı aydınlatmaya yetiyor. Saat zıkkımın kökü. Canım bilmem hangi cehennemde.

Gözümün önünde sürekli bir anı dönüyor. İki parçalı bir sahnede dönen küçük küçük sahneler… Babamla kahveye maç izlemeye gidişimiz geliyor. Fener gol attığında bağırıp havada el çaktığımız… Kardeşimle yastık savaşı yapıp da annemi çıldırttığımız an…
Annemin çığlıkları ve bizim kahkahalarımız…
Birlikte halı yıkayışımız…
Kıçımızın üzerinde sürünerek halının üzerinde maç yapışımız…
Annemin ise kenarda marul ekmek yemesi…
Ayda yılda bir sinemaya gidişimiz…

Gözümden yaşlar boşanıyor. İlkin ufak ufak ve ağır adımlarla akıyorlar. Yavaşça süzülüp dudağımda tuzunu hissettiriyorlar. Ardından kulağıma cırtlak ağlayışım çarpıyor. Sesimden nefret ediyorum. O an kendimi durdurmak istiyorum ama beceremiyorum. Sonra kulağımda tanımadığım bir polisin sesi yankılanıyor. Acilen bilmem neredeki hastaneye gelin. Durum ciddi. İçim içimi kemirerek bilmek kaç saat yolculuk yapıyorum. Ardından bir odaya gireceğimi zannederken bir morga giriyorum. Üç ayrı kendimi teyit ediyorum. Amcamlarla defin işlerini hallediyoruz.

Gözümde akacak yaş kalmıyor. Karanlığı bir ampulle öldürüp lavaboya gideceğim.

***

Islak kıyafetlerimi astım. Çay demledim. Aynı kanepeye oturdum. Işığı kapatmadım bu sefer. Artık karanlığa hapsolmak istemiyorum. Kıyafetlerimle beraber girdim suyun altına. Bir müddet soğuk suyu yedikten sonra kendime geldim. O zaman kafamda şu soru döndü: O zaman nasıl atlattım?

Biraz düşündüğümde çok da atlatamadığımı görüyorum. Sadece alışmıştım. Çoğumuz böyle yaparız zaten. Alışırız. Acılarımızı çözme yoluna gitmeyiz. O kadar cesur değiliz. Alışmayı seçeriz. Zamanın koynuna atlarız hepimiz. “Hadi!” deriz “Sen iyileştir.”

O da yalapşap yapar bir şeyler. Fakat işte tıpkı bugünkü gibi o acılar tazelendiği an, zamanın attığı o ince sıva kaybolur gider. Derinlerde demlenmeye bırakılmış acılar gün yüzüne çıkar. Bu sefer eskisinden de hiddetli, eskisinden de güçlü olarak…

Hep kaçtım o anılardan. Onları bana ne hatırlatıyorsa kaçtım. Köyden kaçtım. Lise arkadaşlarımın hiçbiriyle görüşmedim. Akrabalarımla görüşmedim. Üniversiteye geldikten sonra yepyeni bir hayat oluşturma çabasına giriştim. Fakat yalandı işte. Bunu o zamanlar pek kavrayamıyordum. O zamanlar yeni bir hayata başlıyorum hissi ve mücadelesi vardı. Fakat şu an her şey duru bir su gibi. Hiçbir gerçeği kabullenmeden kendi gerçeklerimle ördüğüm tuğlalar yığınıydı yeni bir dünya dediğim. O yıkıntılar üzerine de hiçbir şey kuramamıştım işte. Ne bir iş yükleyebildim sırtıma ne bir eş. Her şey yıkık dökük… Özellikle ben…

İşte bu yüzden yok hiçbir anlamım. Kendimle ilgili sürekli yalan söylerken nerede bulacağım ben anlamımı?
Artık anlam arıyorsam her konuda kendime dürüst olmalıyım. Sadece gerçeklerle uğraşmalıyım. Yani mantıkla. Duygunun krallığını sona erdirmeliyim.

***

Taşlar yerine oturmaya başladı. Yüreğim hâlâ acıyor, evet ama ruhumda bir ferahlık hissediyorum. Kaybolduğumu hissetmiyorum. En azından küçük bir amacım var şu anlık. Gerçekleri kabullenmek… Kendi elimle inşa ettiğim cehenneme su dökmek… Biliyorum taşıma su ile cehennem söndürmek zor olacak. Belki de imkânsız bir şey. Ama ben artık gerçeklerden kaçmak istemiyorum. Ben artık gerçeklerle yaşamak istiyorum. Bu belki ağır bir şey olacak. Kendime yalan söylemeden yaşamak, taşıması zor bir küfe olacak ama ben artık mutluluk istemiyorum. Ben artık gerçekleri istiyorum. Gerçeklerle sevişmeyi…

Umut istemiyorum. O gemi gelecek diye çığırtkanlık yapmak istemiyorum. Çünkü artık şunu çok iyi biliyorum. O geminin gelip gelmemesi kimsenin umurunda değil. Ben o gemiyi getirmediğim sürece o gemi çok uzak diyarlarda yüzecek. Ya o suya atlayıp o gemiyi getireceğim ya da geminin gelmesine bir anlam yüklemeyeceğim. Çünkü kuru kuruya umut bağlamak emzikle oyalanan bir bebekten öteye götüremez bizi. Ağzımızda emer dururuz. Ruhumuz doymaz. Bu, biraz vahşice belki, belki de can atıcı… Fakat ben artık geviş getirmek istemiyorum. Ben ya yutmak ya da tükürmek istiyorum.

***

Bu sabah gözlerimi açıp da tavanla karşılaşınca sövmedim. Gidip yüzümü yıkadım. Gidip alışveriş yaptım. Okkalı bir kahvaltı çektim. Ardından bir film izledim. Sonra odama gittim yeniden. Eşikte durup sırtımı dayadım ve öylece odayı izledim. Ortalıktaki kitaplar takıldı gözüme. Usul usul sokuldum yanlarına. Üniversiteye yeni başladığım yıl almıştım bunları. Sonra da bir ikisini okumaya çalışmıştım ama sarmayınca hiçbirini okumaya yeltenmemiştim bir daha. Kaldırıp atmıştım bir köşeye.

İnce birini açıp okumak istedim bir an. Sonra rastgele elime aldım birisini. Dostoyevski’nin Kumarbaz’ıydı. Kanepeye yumulup okumaya başladım.

***

7.03.2019

Yaklaşık bir aydır bir şey yazmıyorum. Deli gibi kitap okudum. Bugün şunu fark ettim: Kendim olmak için mücadele vermiyorum. Kurgulara kapılıp gidiyorum. Sadece kendimle olan kavgamı unutuyorum.

Sırf okumak beni ben yapar mı?
Ya da ne yapınca ben olacağım?

***

Bu sorulara cevap aramakla geçti günüm. Sürekli onlarla meşgul oluyorum. Başka bir şey yapmayı istemiyorum. Odaklanamıyorum çünkü. Gene kapattım radyoyu. Düşünmek istiyorum. Sessizlik istiyorum. Ve karanlık…

***

Ve şunu da fark ettim; artık ölmek mantıklı gelmiyor. Kendini tanımayı bitirmiş bir insan ancak ölebilir. Tanımadığın ve ne olduğunu bilmediğin bir şeyin değersizliğini öne süremezsin.

Fakat kendimi nasıl bileceğim?

***

Bu “Kendini tanımak” hiç bitecekmiş gibi değil. Belki içinde bulunduğunuz kendinizi bir nebze tanıyabilirsiniz. Fakat insan da yerinde sayan bir varlık değil. Sürekli değişiyor. Çünkü sürekli yaşıyor. Yeni varlıklar giriyor hayatına, yeni nesneler, yeni insanlar… Hiçbir şey yapmasak da değişiyoruz ve bize anlamamız gereken bir malzeme daha çıkıyor. Dolayısıyla ölene kadar sürecek bu süreç. Yani ölene kadar elimde bir bulmaca var.

***

“Kendimi nasıl bileceğim?” sorusuna da bulabildiğim tek yanıt var: düşünerek. İşte şimdi yeni bir soru çıkıyor: “Nasıl doğru düşünürüm?”

***

Düşünmek üzerine bir şeyler okudum. Ve galiba nasıl daha iyi düşünebileceğimi buldum: okuyarak.

Düşünmek bir fabrikaya benziyor. İçine ham maddeyi koyuyorsun ve bu fabrika da onu işleyip işlevli hale getiriyor. Hayatında kullanabileceğin kıvama getiriyor. İnsan da isterse o bilgiyi kullanıyor istemezse de kullanmıyor. Uygulamaya geçirip geçirmemek insanın elinde.

***

Peki bu yaklaşık bir ay içinde çok mu geliştim? Deli gibi kitap okudum. Kendimi unuttum hatta okurken… Çok mu şey öğrendim?

Aslında her kitap da ham madde sağlamıyordu. Kimi kitaplar sadece oyalıyordu. Kurgusuna kapılıp gidiyorsun. Sadece eğlen diye varlar. Muhakkak insanı geliştiriyordur. Sonuçta başka bir karakterin gözünden bakıyorsun dünyaya. Fakat bana yetmiyor. Ben önüme geleni okumamalıyım. Hangi ham maddeye ihtiyacım varsa onu okumalıyım. Vakit geçirmekten ziyade ruhumu doyurmak için okumalıyım. Rastgele bir kurgu okuyup beş yüz sayfa okuyacağıma merak ettiğim ve ihtiyacım olan bir konu hakkında beş sayfalık bir makale okumalıyım. Bu sefer de şöyle bir şey takılıyor aklıma; çok fazla okumadan da bilgi sahibi olamam mı? Mesela eski insanlardan da bilgeler yok mu? Çok mu okumuşlar ki? Mesela Aşık Veysel? Ya da bizim köydeki Ali amca… Karacaoğlan? Köroğlu? Çok mu okumuşlar? Ali amcanın o kadar da okumadığını biliyorum. Galiba okumak değil mühim olan. Mühim olan düşünmeye yeterli ham maddeyi sağlamak. Hangi yolla olursa olsun. Bunu sinema filmi ile de yapabiliriz. Ya da herhangi bir resimle… Ya da küçük bir şiirle… Ya da bir kuple şarkı ile… Ya da bir insanı gözlemleyerek…

İnsan yola düşünmek için çıktı mı boktan bir yaratık bile bir ham madde olabilir.

***

Her şey iyi hoş da param gitgide bitiyor. Özel derslerden de bir şey çıkmadı. İnsanlar erkeklere çok güvenmiyor. Hele benim gibi ölü balık gibi bakıyorsa…

Köye geri mi dönsem? Madem gerçeklerle yaşayacağım, köyden kaçmanın bir anlamı yok. Dedemlerden kalan tarlalar da vardı. Pek ekmiyorduk ama en azından karnımı doyuracak kadar ekerim. Hem düşünmeye de fırsatım olur yazmaya da…
Belki bir kitap bile çıkarabilirim. Madem bunu yapıyorum ve bırakacağım gibi de değil.

Emin değilim.

Can Cafcav

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...