Bin Bir Gece Yalnızlıkları – Ali

Gece Gündüz
A A

Bin Bir Gece Yalnızlıkları – Ali

Üniversitedeyken yazmaya çalıştığım bir roman vardı. Altmış yaşındaki iki eski devrimci yeniden devrim hevesine düşüyordu. Kurgusu tıkandığı için rafa kaldırmıştım. Bir daha da üzerine düşünemedim. Bilgisayarımın derinliklerinde beklemeye başladı. Az evvel romandaki bir karakter için yazdığım şiirlere denk geldim.

Bu şiirlerin atıl durumda beklemesi biraz yüreğimi acıttı. Onları yayımlamak istedim. Ama okuyucuların şiirleri hissedebilmesi için Ali’nin yaşadıklarını da anlatmam gerekiyordu. Onu tanıtmak için de bir yerde o karakteri yeniden yaşamalıydım fakat ben buna henüz hazır değildim. Bu kolayca göze alabileceğim bir şey değildi. Anlatacaklarımdan sonra bana hak vereceksiniz.

Ali’yi oluştururken darbe zamanında kullanılan işkencelere dair iki tane belgesel izledim. Hapisteki kişiler üzerinde yapılan, işkencenin kişiliklerine etkisini anlatan makaleler okudum. Ek olarak da darbe zamanında hapiste yaşamış kişilerin kahramanı olduğu öyküler okudum.

Sonrasıysa yatağa uzanıp kendimi Ali’nin yerine koyup düşünmeye başlamaktı. Neleri düşünmüş olabilir, nasıl acı çeker, iç hesaplaşmaları nasıl olur, neler hisseder gibi sorulara yanıt aradım. Ali’nin detayları oluşmaya başladı.

Biraz uğraştıktan sonra Ali’ye bir yaşam biçtim. Bu süre zarfınca Ali ile sürekli empati halindeydim. Ve Ali’ye biçtiğim yaşamın detayları oluştukça olanları yaşamışım gibi acıyla karşılaştım. Ruhuma ağırlık çöküyor, içim eziliyordu. İnsanların inlemelerini duyuyormuşum gibi geliyordu. Bazen empatinin dozu kaçıyordu. Kendi kıçıma cop sokulmuş gibi sinirleniyordum ve zoruma gidiyordu. Hırçınlaşıyordum. Günüm etkileniyordu. Böylesine acı çekmiş bir karakteri de yeniden yaşamayı istemek kolay değil. Bu yüzden şiirleri yayımlamaya karar vermemin ardından uzun süre geçti. Çok zaman bilgisayarın başına oturduğumda yazmak çok zor geldi. Ama Ali yaşasın istedim. Ali’nin çektiklerini bilsin insanlar. Ali’nin çektiklerinin daha kötüsünü bir sürü insan yaşadı çünkü.

Ali’nin doğum sancıları bu minvaldeydi bana. Şimdi de onun sancılarına şahit olalım. Olalım ki şiirler daha anlamlı olsun.

Çırılçıplak soyulmuş. Gözünü bir bezle bağlamışlar. Hiçbir şey göremiyor. İşkencecisine “Külot” lakabını takacak kadar gediklisi bu odanın. Artık birbirlerini tanıyorlar. Kimin neye sinir olacağını ve kimin neye, nasıl tepki vereceğini iyi biliyorlar. Aralarında şöyle bir fark var: İşkencecisi oradan ayrıldığında kafasını dinleyebiliyorken Ali’nin kafası geçen her anla birlikte daha da darmaduman oluyor. O yüzden Ali’nin Külot’u tanıyıp tanımaması hiçbir şey değiştirmiyor. Güçsüz kalan Ali… Karşıdakinin her şeyi yapmasına göz yummak zorunda.

Ali için şiirin ne demek olduğunu öğrenmiş Külot. Ali’nin bir kitabını temin edip gelmiş işkenceye. Şiirleri okuyunca Ali’nin âşık olduğunu anlaması işten değil. Kızın adını da kitabın en başındaki ithaftan öğrenmiş.

“Demek Zuhal adı. Güzel isimmiş. Eminim kendisi de çok güzeldir.” Bundan sonra ise bel altı vuruyor. Zuhal ile Ali’yi hayali olarak seviştiriyor. Betimledikçe betimliyor. Ali’nin penisi kalkar kalkmaz da tekme atıyor. “Kalkmayacak o zımbırtı. Kalkarsa koparırım.”

Birkaç kez tekmeledikten sonra sıkılıyor. Yeniden şiirleri okumaya başlıyor. Sesine yapmacık bir duygu veriyor. Ali’nin bin bir hisle yazdığı şiirleriyle, hayatının merkezine koyduğu duygularıyla alay ediyor. Okudukça sevdanın enayilik olduğundan bahsediyor. Zuhal’e şiir yazmanın bomboş bir iş olduğundan, onun yokluğunda Zuhal’in başkalarının kucağında sektiğine emin olduğundan…

İyice pisleşiyor Külot. Okuduğu şiirlerin sayfalarını yırtıyor ve “Bu tırtmış” deyip fırlatıyor Ali’nin kafasına. Dalgası bitince de yerdeki sayfaları kucağına toplatmaya başlıyor. En son da Ali’nin kucağındaki kağıtlara işiyor. “Şiirlerinin asıl yeri burası” diye de kahkaha atıyor.

Şiiri ve yaşamayı o gün bırakıyor Ali. Ta ki kırk yıl sonra eski arkadaşı rehine bir adamla kapısını çalana kadar. Ama onu sonra anlatırım. Biz Ali’nin yaşadıklarına devam edelim.

Vicdan azapları, fiziksel ve psikolojik şiddet içinde geçen birkaç yılın ardından hapisten çıkıyor. Köyüne dönüyor direkt. Ne hapis bırakıyor peşini ne de vicdan azapları. Günler boyunca kâbuslar görüyor. Sanki her an kaba etine cop girecekmiş gibi geliyor. En ufak seste ürküyor. Herhangi bir pencere korkuluğu ona demir parmaklıkları hatırlatıyor. Herhangi bir polis Külot’u hatırlatıyor.

Dünyevi yaşama dair hiçbir şey umurunda değil. Ölmüş gibi. Sevdiği kızın bile yanına gitmiyor. Unutmaya çalışıyor onu. Onunla beraber olamayacağını biliyor çünkü. Ruhunun içinde kendine bile yer kalmamışken onu baş tacı edemeyeceğini biliyor. Onu sevmenin iyi gelmeyeceğini de biliyor. Üstelik Zuhal’in abisinin adını polise verdiği için suçluluk içinde. Sadece o mu? Başkalarının adını da verdi. Suçlu değildi aslında. İşkencelere dayanamayacak kadar zavallıydı. Elinde değildi. Hatta kendinde bile değildi. Fakat gene de isim verdiği için ölmek istiyor. Yıllar geçse de bu yaptığı yakasını hiç bırakmıyor.

Köyüne döndüğünde insanlar dışlıyor onu. Kimse selam vermiyor. “Anarşik deyyus” diyorlar arkasından. Kimse ile konuşamıyor. Gerçi Ali’nin bundan pek şikâyeti yok gibi. İnsansız olmak yaralamıyor onu. Hatta sorular sorulmaması işine geliyor. Yaşadıklarını anlatmak istediği son şey çünkü. Fakat dışlanmış olduğunu bilmek de onu ucube gibi hissettiriyor. Fazlalıkmış da ondan kurtulmak gerekliymiş gibi. Nasıl olduysa o ara amcası yetişiyor imdadına. Belki acıdığı için. Belki de Ali’nin sosyalist olsa da iyi biri olduğunu bildiği için. Ne olursa olsun, Ali’nin hayatını kurtardığının farkında değil.

Amcasının evinde kalıyor bir müddet. Tek başına kalmak istemiyor çünkü. Ne zaman yalnız kalsa çığlıklar duyuyor. Küfürler duyuyor. İniltiler duyuyor. Kulaklarını tıkasa da kafatasında yankılanmaya devam ediyor bu sesler. Bazen bu seslere görüntüler de eşlik ediyor. Bir pensenin metalik soğukluğunu hissediyor yumurtalıklarında. Daha sonrasındaki tehditleri, küfürleri, küçümsemeleri… “Patlatayım mı lan, ha? Patlatayım mı? Ha ha ha ha”

Aslında Ali’yi anlatmaya devam etmek istiyorum. Çünkü henüz ne Ali’nin yeniden şiire başlamasından bahsedebildim ne de Kemal’in Ali’yi devrim hayali kurmaya itmesinden… Ama yazı uzamaya başladı. O yüzden sonraki yazıda değinelim artık.

Can Cafcav

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...