At, Avrat, Silah – 3. Bölüm

Gece Gündüz
A A

At, Avrat, Silah – 3. Bölüm

Kararımı kesinleştirmemin üzerinden çok geçmeden adamlar geldi. Arkamıza yanaştılar.

 

Farlarını söndürüp stop ettiler. İki kişilerdi. Biz gibi… Aslında üç kişilerdi; Kemal ise tek…

 

Onların lideri ile Kemal, bizim arabayla onların arabasının arasındaki boşlukta görüşmeye başladı. Ben ve diğer asalak da biraz geriden durumu takip ediyorduk. Uygun anı kolluyordum. Acaba onlar gittiğinde mi yapsam yoksa iş başında mı? Onlar gittiğinde yaparsam Kemal benim ağzıma sıçabilir. Geldiğimden beri hep zıt gitmiştim. Hele en son pek bir sırıtarak gitmişti. Zaten silah kullanmayı da bilmiyordum. Kemal beni pekâlâ haklardı. Hem, iş bittikten sonra yapsam para ile değiştirdiğimiz mal da bende kalırdı. Üstleri de hem Kemal’in öcünü alır hem de o zımbırtıyı kaçırmaya çalıştığımı zannederek beni mıhlardı.

 

Burada el atmalıyım bu işe. Hem mevzunun yükünü karşıya atmış olurdum hem de Kemal gafil avlanırdı. Ve leşini serer giderdik. Ben Zûhal’e, onlar da hangi cehenneme gideceklerse o cehenneme… Planım tamamdı.

 

Peki, cinayet işlememe Zûhal ne derdi? Benden nefret etmez miydi? Ama yapacak başka bir şeyim kalmamıştı. Bir hafta önce o kadar acele hareket etmiştim ki… Kendimi hiç o kadar çaresiz hissetmemiştim. Dolayısıyla olayın ne ardına bakmıştım ne önüne. Şimdi Kemal’i öldürüp suçu karşı tarafa atmazsam ya ölecektim ya da pislik işlere bulaşıp Zûhal’in daha da nefret edeceği bir insana dönüşecektim.

 

Cebimdeki tabancaya bir dokundum. Ellerim titremeye başlamıştı. Stresliydim. Adam öldürmek kim, ben kim? Bugüne kadar ancak hayallerimi yıkabilmiştim. İzbandut gibi bir herifi yere sermek benim neyime? Ben neden bu işlere kalkıştım? Neden? Akılsız başım. Şimdi ceremesini çekersin böyle.

 

“Enişte…”

O şaşkınlıkla hemen elimi silahımdan çektim. Anlamış mıydı? Yok artık, daha neler?

 

Anlayacağından değil. Başka bir şey istiyor olmalı. Eli arkada, benden bir şey istermiş gibi bekliyor. Ne vermemi istiyor ki? Ateş mi? Karşımdaki adama baktım. Arabadan bir çanta çıkarıyordu. O an kafama dank etti.

 

Arabanın ön kapısını açtım. Çantayı elime aldım. Kalktım. Ortamı izledim. Kemal, paketin birini açmış, ayaküstü malı kontrol ediyordu. Öteki adam da Kemal ne diyecek diye, bön bön Kemal’in ağzına bakıyordu. Arkadaki mıymıntı da iş bitse de eve gitsek havasındaydı. Bir anda çantayı içeriye atıp silahı elime aldım ve Kemal’e doğru bir kurşun sıktım. Karavana… Bir kere daha ateş ettim. Gene karavana. Bir kez daha ateş edecektim ki benim mıymıntı zannettiğim herif, tek atışta Kemal’i devirdi. Ekip olarak onlara savaş açtığımızı zannetti herhalde. Ama Bingo… Gerisi önemli değil. Planımın yolunda olduğunun gururunu yaşıyordum ki mıymıntı herif silahını bana doğrultunca tüm keyfim kaçtı. Hemen silahı yere atıp el kaldırdım. Savaş bitti. Onlar da ne olduğunu şaşırdı. Yerdeki herif, ölüm tehlikesi geçtikten sonra malı kavzamanın peşine düştü. Mıymıntı da onun yaralı olup olmadığını kontrol etmek için bakışlarını onun üzerinde gezdiriyordu. Her an her şeyi s.ktir edip beni öldürebilirlerdi. Bir anda karşı tarafın dikkatsizliğinden yararlanıp arabanın içine attım kendimi. Birkaç kurşun salladılar. Denk gelmedi. Bastım kontağa. Elimle rastgele vites attım. Bastım gaza. Geri vitesteymiş. Yerdeki adama çarptım. Vitesi ileriye alır almaz bastım gaza. Şarjörde ne kadar kurşun kaldıysa arkamdan gönderdiler ama beni durduracak bir şey vuramamışlardı. Otomatik arabanın atikliğiyle, titreyen ellerimin kontrolünde çıkışa doğru yollandım.

 

Toprak yolda ne kadar hızlı gidilebilirse o kadar hızlı gidiyordum. Arka tarafım, sis bombası atmış gibiydi. Toprak yolun bittiğini fark ettim. Yol, deminki saptığımız asfalta çıkıyordu. Olabildiğinde az yavaşlayarak yola saptım. Şimdi işim biraz daha rahattı. Bu dağ yollarında önümü kesecek bir kestirmenin olacağını zannetmiyorum. Olsa bile topraktır ve benim kadar hızlı gidemezler. Bu yolda benden daha hızlı gidip bana yetişmeleri de zor. Sonuçta altımda cengâver bir Passat var. Bu dağ yollarında yapılabilecek hız da sınırlı olduğuna göre… Bana yetişmeleri neredeyse imkânsız. Bu Kemal zibidisi görüşmeyi burada yaparak ne kadar da stratejik davranmış. Ne kadar dua etsem az. Bu şerefsize duacı olacağım ölsem aklıma gelmezdi. Kendi kendime güldüm. Birden ciddileştim. Durumun farkına vardım. Beni çalıştırarak da ne kadar hayati bir yanlış yapmıştı. Babasının körelttiği egosunu, beni hakir görerek düzeltmeye çalıştığı için hak etmişti aslında. Geçmişine fazla takıldı. Ben onun yerinde olsam hayatta çalıştırmazdım kendimi. O değil de… Ben bir katil miydim?

 

Değildim baktığın zaman. Ben öldürmedim onu. Ama yapmak istedim. İki defa teşebbüs ettim. Birçok kez yapmayı istedim. Bu beni katil olmaktan alıkoyar mıydı? Kendimi kandırmanın bir anlamı yok. Her şey gayet açıktı; iyi biri değildim. Sadece beceriksizdim. Zûhal’in yüzüne nasıl bakacağım ben? Onu hak etmiyordum. Her şeyi onun için yapmama rağmen onu hak etmiyordum. Âşığım ama… Ne kadar mantıklı kararlar verebilirim ki? Âşık olmak sana kötü şeyler yaptırıyorsa, o aşk mıdır? Aşk insana güzellik veren bir his değil midir? Ya da öyle olmamalı mıdır? Direksiyonu tutmadığım elimle kafama tokatlar atarak bağırdım. “Sussana sen, *mına koyayım. Sussana! Soru sormaktan başka bir boka yaramaz mısın?”

 

Arabanın yolda sarsılmasıyla kendime geldim. Yıpranmıştım. Son yaşananların gerginliğini, stresini atamıyordum. Bir yandan vicdan azabı, bir yandan ölüm korkusu, bir yandan asalaklıktan kurtulmanın verdiği sevinç, bir yandan kaburgamdan hiç eksik olmayan aşk sancıları…

 

“Sakin ol, oğlum; sakin ol. Bak her şey tıkırında. Sadece olabildiğince hızlı gidip şehre varacaksın. Daha sonra şu lanet olası arabayı bir yere bırakıp kaçacaksın. Her şey yolunda… Radyodaki müziğe odaklan. Ve az düşün. Hatta Zûhal’i bile düşünme.”

 

Radyoyu açtım. Odaklandım. Musa Eroğlu’ydu bu: Yine Karlar Yağdı Gönül Dağıma. Belki de Tanrı’nın türküyle anlatmak istediği bir şey vardır, ha? Belki de “Kimseye bir şey deme.” diyordur bana. “Zûhal’e bile bir şey demeden her şeyi unutmayı bekle.”

 

Tanrı, yüreği kötü olanların yanında mıdır ki? Bir cevabım yoktu. Ama inşallah değildir.

 

İkide bir aynayı kontrol ediyordum. Gelen giden yoktu. Gidilebilecek en yüksek hızda gidiyordum. Yollar tenhaydı zaten. Virajlıydı, virajlı olmasına ama selektörü çakıyordum, bir ışık gelmiyorsa bodoslama dalıyordum yola. Hızımı düşürmeden gidebiliyordum. Kestirme bir yolun olmaması da yüreğime o kadar soğuk su serpiyordu ki… Önümü kesmeleri… İmkâ… Galiba imkânsız değildi. Yüreğime kor gibi bir ihtimal düştü.

 

Ya birini arayıp da benim önüme doğru gelmesini istedilerse… Plakamı da biliyorlardır. Bu yolun da çıktığı yer belliydi zaten. Dağ yolu bu… Hay *mına koyayım. Hemen bulduğum ilk yoldan sapmalıydım. Sapmalıydım ve arabayı orada bırakıp çantayı alıp gitmeliydim. Onların çantasında uyuşturucu olduğuna göre benimkinde para olmalıydı. Hem gece gece kimse bulamazdı beni. Herhalde dağdan indiğimde de bir yere varırdım. Bulduğum ilk toprak yoldan saptım. Biraz toz yapacaktı. Buradan gittiğimi belli edecekti ama aynada bir far da görünmediğine göre aramızda bayağı bir fark var gibi duruyordu. Şayet takip ediyorlarsa… Belki etmiyorlardı bile. Ama eğer ediyorlarsa da onlar gelene kadar toz dağılırdı. Ben de kurtulurdum.

 

Yol aşırı bozuktu. Ve bayağı dikti. Gene de bu arabanın buradan gâvur gibi çıkması gerekiyordu ama araba teklemeye başladı. Ne olduğunu anlayamadım. Aklıma o anda ikaz lambalarına bakmak geldi. Benzin? Benzini buraya gelmeden doldurmuştuk. Ki buraya kadar yese yese en fazla yarım depo benzin yerdi. Galiba bana isabet etmeyen kurşunlar depoya isabet etmişti. Ama moralimi bozmadım. Ne de olsa toprak yola sapmıştım. Beni bulmaları zordu. Araba stop etmeden olabildiğince sağa yanaştım. El frenini çekip para çantasını aldım. Kafamı kaldırdım. Dolunay… Havayı o kadar güzel aydınlatıyordu ki… Biraz yürüyüp kendime kuytu bir köşe bulma niyetindeydim.

 

On metre ya gittim ya gitmedim. Bir ses çalındı kulağıma. Araba sesi… Onlar olmasın? Yok artık, daha neler? Her ihtimale karşı yolun altına doğru koşup saklanayım dedim ama farı sönük bir araba çıktı geldi aşağıdan. Vay or*spular… Demek ki beni far yakmadan takip etmişlerdi.

 

Arabadan mıymıntı olan indi. Öteki görünmüyordu. Ellerimi kaldırdım. “Ben sizi değil. Kemal’i öldürmek istedim. Sizinle bir alıp veremediğim yok.”

“S*ktir oradan!” dedi sadece.

Sonra alnımda bir sıcaklık hissettim. Ardından Zûhal’in resmi uyandı gözlerimin önünde. Bu sefer başka bir resimdi ama anlatacak gücüm yok.

 

Gene çok güzel…

-SON-

Bu yazının diğer bölümlerini okudunuz mu?

Can Cafcav

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...