At, Avrat, Silah – 1. Bölüm

Gece Gündüz
A A

At, Avrat, Silah – 1. Bölüm

Tanrının ne kadar siyah boyası varsa o kadar geceydi. Yolumuz ise, arabamızın farının yarabildiği kadar aydınlık… Bir saattir yoldaydık. Yollar nefret edilesiydi. Virajlı, yokuş, bozuk ve dar…  Yanımda kayınçom vardı. Bir teslimata gidiyorduk. Fakat neyin teslimatı olduğu hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Ben sadece şoförüydüm. Ha, bir de belimdeki silahla, olası bir çatışmada vitrin mankenliği görevim vardı, o kadar.

 

“Bir tepeye çıkacağız, enişte.”

“Enişte” derken sondaki “e” harfini uzatır, kelimeye biraz dalga katardı. O “e” harfine “Yanımda çalıştırıyorum ama sırf, muhtaçsın diye.” ya da “Sana para kazandırıyorum ama emrimin altında olduğunu unutma.” gibilerinden anlamlar katıyordu.

Şerefsiz…

“O tepede bir tane piknik alanı var. Belediye yaptırmıştı orayı. Çok geçmeden battılar. Geniş bir koruluğu var. Bütün binalar da bomboş. Arka tarafında da bir çıkış olduğundan, bizim için biçilmiş kaftan.”

Kafamı “Peki…” dercesine salladım.

 

O ne derse onu yapıyordum. Sigara verirse içiyor, “Radyoyu aç!” derse açıyor, “Kapat!” derse kapatıyordum. Egosunu benimle beslemesine gıkım çıkmıyordu. Ona muhtaçtım. Kendisini günahım kadar sevmem. Hatta bıraksalar, bana verdiği silahı kafasına boşaltır ve kanının akışını izlerdim. Ama Kemal demek, “para” demekti. Kemal demek, “Zûhal’in yaşaması” demekti.

 

“Yak!” diye bir sigara uzattı. Aldım. Ağzıma sokup gözümü yoldan ayırmadan çakmak bulup sigaramı yaktım. Camı açarken derin bir soluk aldım. Yavaşça üfledikten sonra, ağzımdaki sigarayı sol elime alıp direksiyon kontrolünü de o elime bıraktım. Sigaranın verdiği keyfe keyif katmak için “Radyoyu açayım mı?” diye sordum. Kafasını salladıktan sonra radyonun açma tuşuna bastım.

 

Sağ elimle radyo kanalı arıyor, sol elimle direksiyonu ve sigarayı tutuyor, gözümle yolu kontrol ediyor, kulağımla radyo kanalı olup olmadığının sağlamasını yapıyor, zihnimdeyse sürekli Zûhal’i döndürüyordum. Ben hangi eylemi gerçekleştirirsem gerçekleştireyim, o muhakkak aklımın bir köşesinde bekliyordu. Ona baktıkça kaydettiğim fotoğrafları, zihnimin duvarına asıyordum.

 

Zamanla değişirdi bu fotoğraflar. Bazen gönlümün ilk kıpırdadığındaki hâli gelir, bazen ölen bir çocuğa ağlarkenki masum hâli gelir, bazen esprilerime güldüğü hâli gelir, bazen ona aşkımı itiraf ederken yüzüne taktığı tebessümlü hâli gelir. Mesela dünden beri, bir arkadaşımızın düğünündeki hâli vardı aklımda. O anki gibi taze… Hafif bir makyaj yapmıştı. Göz kapaklarına hafif koyu bir far sürmüş, gözlerine kalem çekmişti.  Gözlerinin büyüklüğüne öyle yakışmıştı ki… Kahverengi gözleri daha bir şatafatlı durmuştu. Siyah bir elbise giymişti. Omuzdan askılı…

 

Bir radyo istasyonuna denk gelince tüm dikkatim dağıldı. Otomatikman müziğe kulak kesildim. Bir türküydü. “Felek ne derdin var ise…” diye başlayan bir türkü. Son kıtasının “Bırakmadın benim peşim/Kurutmadın gözün yaşım/Neyinden korkayım kışın/ Yazın yağar kar başıma.” olduğu türkü… Sonuna kadar içime çeke çeke dinledim. Ve yeni türkünün bağlama solosunda Zûhal’i düşündüm yeniden. Gene aynı resim geldi aklıma. Gene aynı güzellik…

 

“Şuradan gireceksin, enişte.”

“Aman, arabanın altını değirme.”

Bu ikazın akabinde hızımı biraz daha düşürdüm. Ve yağmurun açtığı çukurdan geçtim. Dediği piknik alanına girdim. İn cin top oynuyordu.

“Az ileride sağda bekleyeceğiz.”

Biraz daha gittikten sonra ise “Heh, işte burası.” dedi.

 

Arabayı park ettim. İndik. Saatini kontrol etti. “Yarım saate gelirler.” dedi. Kafamı salladım. Sadece direktifleri yerine getiriyordum. Şu böbreği ayarlayacak parayı bulayım da gerisinin cehenneme kadar yolu vardı. Ne Kemal’e kul oluşum ne yasalar ne de günahlar… Hiçbiri zerre umurumda değildi.

 

Silahlarımızı hazır ettik. Ceketlerimizi giydik. “Sen arabanın başını bekle de ben sağı solu bir kontrol edeyim.”

Onun gidişinin ardından etrafı izledim.

 

Dolunayın aydınlattığı mis gibi bir sonbahar akşamıydı. Ağaçlar kıpırdayamayacak kadar yorgundu. Dağın göbeğinde olduğumuz için hava berrak… Oksijenin tadı ana sütü gibi. Başta hiç dert tasa olmayacak, şu köşeye bir ateş yakıp sabahlayacaksın. Öyle bir uyunurdu ki bu havada… Bir yıl uyuyabilirdim.

 

Kemal gelince tüm ferahlık dağıldı.

 

Sağ farın oraya yaslandı. Ben de sola yerleştim. Gelecek elemanları beklemeye başladık. Sigara verdi gene. Yakarken ona kaydı bakışlarım. Sol ayağını tampona koymuş, sağ eli cepte… Uzakları izliyor. “Buranın paşası benim!” der gibi duruyor. Ben ise ancak ve ancak bir bebeğin annesinin memesini emdiği gibi sigarayı emiyordum.

 

“Enişte, benim yanımda çalışacağını bilsen, zamanında gene de tavır alır mıydın?”

“E” harfini gene uzatmıştı. Bir insan ancak bu kadar leş olabilirdi. Para için görüşlerimizi mi satacaktık? Gene tavır alacağım tabii. Şimdi de alıyorum. Ama içimden… Fikir o…pusu değilim ben, Kemal Efendi.

 

Hakikaten, değil miydim? Yasa dışı yollarla böbrek almaya çalışan ben… Benim ondan bir farkım var mıydı?

 

Sorusuna cevap vermedim. Ağzımı açmak istemiyordum. Sadece nefesimi sigara dumanıyla zehirleyip bedenime zerk etmekle meşguldüm. Bir cevap beklemiş olmalı ki alamayınca pis pis gülüp arabaya bindi. Belki de bugünden sonra beni kapı dışarı edecekti. Karşı çıkmaya ne hakkım vardı? Bana ihtiyacı yoktu. Benim ona ihtiyacım vardı. Bana böbrek alacak parayı vermese de olurdu. Çok da s..inde miydi ki ablası? S..inde olacak kadar değer verecek bir geçmişleri yoktu. O sadece egosunu tatmin ediyordu. Kedinin fareye oynadığı gibi oynayacaktı benimle. Geçmişinin intikamını almak için…

 

Zûhal’in anlattığına göre sarsıntılı bir geçmişleri vardı.

Can Cafcav

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...