Hüzün Kuşu

Gece Gündüz
A A

Saat 04:48.

Sabahını böyle zor ettiğim geceler, ertesi güne bir neden taşır avuçlarında. Kimi gözlerimden anlar gecemi kimi sözlerimden. Herkes “Uyku tutmamış…” derken ben, “Hüzün tuttu…” derim. Böyle gecelerde hüznü misafir ederim baş ucumda. Oturur sabaha kadar renk biçerim ona. Sanırım o da bana…

Hüznümün rengini sorsalardı bana; gökyüzümün mavisini, diktiğim fidelerimin yeşilini, papatyalarımın sarısını, kaldırımların grisini ve ucuna bir renk daha iliştirirdim; şöyle en karasından olan, bahtım karası… Böyle bir renk cümbüşünü gölgede bırakacak bir renge emanet hüzünlerim. Bilmem belki de ben emanetimdir ona… Enime, boyuma…

Her sabah kapıdan çıkar, önce güneşe bakar ardından birkaç bulutla göz göze gelir: “Bugün de çok güzelsiniz ama ben çirkinim artık…” derim. “Aynı gökyüzünün altında bir direniştir yaşamak…” diyen şairin dizeleri, bir çivi gibi çakılırken şakaklarıma; direnişimin, yalnız kendime olduğunu kabul etmek bana yıllarıma mahal oldu…

Aynı göğün altındaki toprağa onlarca fide diktim. Ektiğim fideleri sularken her bir damlası can olsun diye onlara, tespihten dualar dizdim dilimin ucuna. Ben tutunamadım ama onlar tutunup nefes olsunlar diye başkalarına… Yuva olsun diye serçelere, kırlangıçlara. Bahar olsun diye yapraklara; önce ilkbahar ardından yine ilkbahar ve o dallara hiç gelmeyecek olan bir sonbahar… Fidelerimin etrafını papatyalarla çevirdim. Sarıp sarmalasınlar diye birbirlerini. Ah papatyalarım, belki de en çok emek verdiklerim… Hiçbir “seviyor-sevmiyor” kumarına ziyan etmeyecek kadar çok sevdim onları. Çünkü kalp, yapraklara değil köke bağlıdır. Yaprakları kurutmamak için verdiğin emektir aşk. Yaprak yerine kuruttuğun göz pınarlarındır belki de…

Kaldırımlar; kaç kez yıkıldım eşiğine kim bilir? Soluklanmak için oturduğum parçalarında, soluğumun kesildiğini, ferimin yerdeki izmaritler gibi üstüne basıla basıla söndürüldüğünü hatırladım. Yanmışlığıma değil de söndürülüşüme gücendim. En çok orada bekledim giden gençliğimi, en çok orada baktım ardıma… En çok orada kırıldı kalbim ve bütün yarım kalmışlıkları kaldırım taşlarına iliştirdim. Belki de ben, acımı onlarla paylaşmak istedim. Kaldırım taşlarının arasında hayata tutunan çiçek olmak…

En ağırını en sona saklamak istedim. Arada bir sorarım kendime, “Şu kömür mü daha kara yoksa bahtım mı?” diye. Yüzümde mapushaneden bozma bir maskeyle birlikte, bahtım üstüne söyleşiler düzenleriz iç sesimle. Konu konuyu açar sonra, çocukluğum ile gençliğim arasında dokunulan mekikte son kapanışı gençliğim yapar genellikle. “İnsanın ruhu yaşlanır mı?” diye soruyorum kendime. Kısa bir sessizlik oluşuyor, ardından unutulup gidiliyor sorduğum sorular; tıpkı her şey gibi. Her şey, ne kadar da büyük bir cümle değil mi? Yollara, yıllara, gülüşlere, aşka, hüzne; hepsine ev sahipliği yapan… Sahi öyle mi? Unutuluyor mu her şey öyle? Uçuyor mu kuşlar yeniden?

Olur ya; yine bir gece renk biçersem hüznüme, bu kez unutulmak mavisi, kelimelerimin yeşili, kanatsız kuş grisi, suskunluğumun sarısı ve çaresizlik karası olsun…

Büşra Canbaz

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...