Yanıtsız Sorular Risalesi

Gece Gündüz
A A

Yanıtsız Sorular Risalesi

Toprağın su, suyun gökyüzü ile birleştiği, gökyüzünün de yıldızlarla seviştiği bir çıkmazın tam ortasına kurulmuş bir hayata misafiriz; sessizlik kuşların bulutları susturması ve suyun akışını durdurmasıyla sağlanıyor. Kurumuş eski bir ağaç parçasının, paslanmış zamanla birleştirilirmiş evreninde esir kalmış iki fare misali bedenler, düşüncelerini gökyüzüne uçurup özlerini yarıştırıyorlar. Hafif bir hava kütlesiyle ürperen, içlerinde anlaşılması pek mümkün olmayan yabancı düşüncelerle, yalnızlıklarını kandırıp iki kişi oluveriyorlar. Önlerine serilmiş kum tanelerinin suya karışıp gidişini izlerken, hayatlarını sorgular ifadeler takınıp duruyorlar. Belki de bir kum tanesi olup hayallerle sürüklendiklerini anlıyor ve üzülüyorlar, artık nasıl başarıyorlarsa. Bu son sonsuzluk zerresiyle yapayalnız iki yabancı beden, iki kalabalık ruh düş kurmaya çabalıyorlar sorulardan kaçmak için ama başaramıyorlar. Kim olduğunu bilmeyen ve bunun hiç önemi olmadığını bildiğimiz, kusuyor içinde esir olmuş zehirli bir cümleyi.

– Kaybedeceğimizi bilerek var olmak zorunda kalıyoruz bu saçma sapan diyarda, kaçışı olmayan, düşlerimizle kelepçelenip hapsedildiğimiz yalan bir oyunda, bir oyuncağa çevrilip fırlatılıyor ve en iyi olduğumuz yalanına inanıp kaptırıyoruz ya kendimizi; pilimizin ne zaman biteceğini bilen birisi neden yapıyor ki bunu, bozulacağını bile bile bir oyuncakla oynaması niye?

Havanın sessizlik sesiyle kavgasından çıkan birkaç hece süzüldü gökyüzüne ve sonra sıra diğerine geçti; sözcükleri havada birbirleriyle çarpıştırarak yapılan ilginç bir savaşın tam merkezinde kalmak üzereydi gece.

– Bozulmayacak bir şey yapmak ne demek ki sence? Oyuncak bozulmazsa yenisi yapılabilir mi? Bir oyuncak bozulacak ve yenisi gelecek, tıpkı suyun kum taneleriyle yaptığı dans misali. İyi olmak ya da iyi olduğuna inanmak ki soruları soracak kadar geniş bir ufku olan bir adamın, neye inandığını bilmek ve buna izin vermek ne kadar mantıklı sence? Yaptığı oyuncakla oynamayan ama bu yüzden cezalandırılan bir oyuncakçı niye?

Yüzü anlamsız bile olmayacak kadar boş ve çaresiz bakan adam; kullandığı her kelimeden pişman. Anlamadığı birçok soruyla daha fazla sürüklenmeye koyulan ruhuna sarılıp inandırmaya çalışıyor kendisini; savuşturmaya çalışırcasına, yeni ve daha karmaşık bir şeyler üretme ümidiyle tekrar açıyor o zehir kusan gözyaşlarının kelepçelerini.

– İyi ya da kötü kimin umurunda ki zaten geleceği gören bir göz tarafından izlenmiyor mu yaptığı tüm çocukça hareketleri bu yabancı bedenlerin? Neden bir oyuncağın yanlış çalıştığını bile bile yenisini üretir ki bir deli, neden yanlış yapacağını bile bile bu yolda devam eder ki tanrı dedikleri; neden yapacağı yanlışı bildiğin birisini, başka bir cezayla korkutup düzelmeyeceğini bile bile oyuna devam ettirme isteği?

Diyarın tüm sınırlarını yerinden oynatmaya kararlı bu kavganın başlangıcıyla hava sertleşti ve kuşlar olay yerini terk etti. Kuşların gidişiyle kulaklarda yankılanmaya başladı, yaprakların yerde sürüklenirken yanında götürdüğü amansız toz tanelerinin sesi.

– Ne zaman ne yapacağını bilmek değil ki geleceği görme yeteneği. Ne olacağını bilmek, nasıl olacağını da bilmek demek mi? Her şeyi görse de belkilerle dolu değil mi gelecek denilen o mahşer yeri? Düşünecek kadar çalışan bir beyinle, iyiyi kötüyü ayırt etmemek senin değil de oyuncakçının kabahati mi? Ya da sadece iyilerle dolu bir evrende sınav yapmanın, kazanacağını bildiğin bir oyunu oynamanın amacı ne olabilir ki?

Suyun rengini gökyüzünden ayırt edemeyecek kadar körleşmiş gözlerle ya da kendisini bahsedilen oyuna kaptırmış özlerle fark etmeden bu savaşın nereye gittiğini; savaşın amacını bilmeden savaşmanın, savaşanların kim olduğunu bilmeden taraf tutmanın yaklaştığı bir ruh haliyle sallandı bir kere yeryüzü; göklerden gelen beyaz bir ışık süzmesiyle aydınlandı umudun cehennem gözü. Sözlüklerin yeniden tanımlandığı, ölümün isim değiştirdiği kayıtlara geçti ve acı kusmaya devam etti.

– Her şeye gücü yeten yaratıcı dedikleri, neden müsaade eder bir savaş uydurup birbirine giren insan tanelerine; oyunun sahibi oyuncakların birbirlerini parçalamasına niye seyirci olmayı seçer? İyi olmanın önemini söyleyerek zehirlediği bizleri, iyinin de kaybettiği bir gezegende esir edip, aç bırakıp, canını yakıp, öldüğünü izlediği bir gezegende; neden gücünü kullanmaz ki iyiyi seven tanrı dedikleri?

Su damlalarının birbirleriyle ve toprağın nemli teniyle temas etme sesleri, belli belirsiz yanıp sönen yıldırım fenerleri ve huzura en yakın hissettiren suyla toprağın seviştiği kokunun hissi… Havanın kızıllığında her an kopacak gibi duran kıyamet hissiyle devam etti mahşerin sualleri.

– Sınavın tüm soruların cevabını bilirsen ne anlamı kalır ki hayat denilen oyunu oynamanın? Önemli olan şey; gerçekten ölmek, yaşamak veya başka bir acı çekmemek mi? Acı da bir test biçimi değil mi; güçsüz olarak yaratılmak bir lanet mi; yoksa gücünü arttırma, savaşma ya da yaşamaya çalışma için koyulan bir sorudan ibaret mi? Ya da tanrı, zorluklarla mücadele edecek kadar güçlü yarattığını bildiği için yardım etmiyor olabilir mi?

Korkudan titremeye başlayan bulutların arkasından kaçamak bir bakış atmaya başlamışken güneş, son kez aydınlatacakmış gibi hissettirerek bu sahibi belirsiz diyarı, yapayalnız bir yaprak tanesi üzerinde sürüklenmeye başladı; güneşin batar halinden esinlenilmiş gibiydi yaprağın rengi.

– Var olması saçmalıktan ibaret şeylerle aynı ortamda bulunmamızın nedeni nedir ki? Ruhuna yabancılaşmış bir yaratığın; son güven zerresine sarmalayarak merhaba dediği diyarda doğduğu günden sonraki hayatında, gülmeyecek bir yüze sahip olmasının anlamı nedir acaba? Bir de hiç doğmadan yok olanlar var ki onların suçu ya da yaptığı yanlışlık nedir bilmek, tahmin yürütecek bir beyne sahip bile olabilmek imkânsız bir durumda.

Sorular savaşın firari kurşunlarını hava sahasına geri çağırır vaziyette, evren neden var olduğu anlaşılmayan cehennem kadar sıcaklaşmış bir halde; korkuları yüzünün renginden anlaşılan güneşin saklandığı bulutlarda saklandı mahzenlere.

– Var olduğu yeri seçememek büyük eksiklik elbette; ancak bu zorlu sınav sorularından herhangi birisine örnek olarak verilemez mi ya da oyuncakların hepsinin iyi birer kahraman olması mı gerekli? Aile olmak, ruhun derinlerinde saklanmış bir veri ve bir bebekle ancak tamamlanabilecek bir hayaldi; aile hayali kuran bir insanın sınavı olamaz mı ölü doğan bebeği? Hem ölü doğan bir bebeğin acı çektiğini kim söyleyebilir ki?

Gökyüzü bulutların gidişine ağlar bir vaziyette, büründü yas kıyafetlerine. Dökülmeye başladı karanlık uğultuları üzerimize. Savaşı izlemek için gelen Ay’ın ışığıyla aydınlanıyordu gece ve arta kalanıyla da karanlıkta kalan her hece. Akıp giden suların üzerinde beliren iki yüz; birbirlerine bakan, kızgın ama sessiz iki kırılgan gönül. Aynı yüze sahip olmaları nasıl bir lütuf, nasıl bir yalpalama ile oluştu; bu dönme dolap dünyanın son gökyüzü görünümlü asma tavanı?

Tüm soruları cevaplamış olan kalktı ayağa, hiç usanmadan her soruya bir çözüm üretecekmiş gibi emindi kendisinden. Yürüdü kızgın görünen suyun yakınına; bağırdı, anlamsızca bağırdı. Ses arkadan bir yerlerden gelir gibiydi; bankta oturan yerinden kıpırdamıyor, dudakları tek santim oynamıyordu. Şaşırdık; şaşırmadı ikisi de. Birisi ağzın açmadan konuşuyor, diğeri avaz avaz susuyordu.

Peki bu savaşı kim başlatmıştı?

Burak Acar

Bunu neden başkaları da okumasın ki?
Paylaşmak güzeldir...

Bak bir de bu var...
Külden Anılar
Külden Anılar

Yangın, ateş... Hayatın acı bir gerçeği ve belki de gerekliliği. Belki bir arınma ve belki de bir cezalandırma. Lakin her

Kapat