Unutulmayacak Bir Dost: Aşık Veysel Şatıroğlu

Gece Gündüz
A A

Unutulmayacak Bir Dost: Aşık Veysel Şatıroğlu

Ne kadar çok acı çekersen o kadar çok kanarsın bu dünyada, Âşık Veysel de çocukken kapanan gözlerinin arkasında anımsadığı tek renk olan kırmızı ile… Acının rengi, kanın rengi kırmızıyla kanayıp durmuş yaşamı boyunca.

Çiçek hastalığı Veysel’den önce iki kız kardeşini almış sonrasında da dünyaya açtığı gözlerinden birisini tamamen kapatmış. Karanlık bir dünyayla yaşamak zorunda kalan bu genç adam için o günlerde bir ışık ihtimali yayılmış; gözlerinden birisinin açılma ihtimali ile umutlanmış Veysel.

Acı, bazı insanların kaderine yazılırmış bu dünyada, açılma ihtimali olan gözü de kapanmış bir kaza sonucunda. Üstelik bu kazaya Veysel’in babası sebep olmuş. Dünyası karardıktan sonra ruhu karanlık denizlere sürüklenmiş, bir başına oradan oraya dolanıp durmuş. Karanlık dünyası, edindiği dostlar, etrafında yaşayan ozanların sesleri ve sözleriyle aydınlanmış biraz da olsa ve eline tutuşturulan saz ile bağlanmaya çalışmış yeniden hayata. Harp çıkana kadar o ozanların izinden gitmeye çalışan, babasından öğrendiği şiirleri çalıp söyleyen bir Veysel varken harp patlak verince yeniden bir başına kalmış. Abisi ve etrafında eli silah tutan tüm dostları harbe giderken Veysel de karanlığa geri dönmüş, bu sefer bir başına.

Görmemek zaten büyük bir acıyken birde yoksunluk hissetmiş bir işe yaramadığını düşünüp durdukça. Harbe gidip ölmeyi yeğlermiş Veysel, kan olup bayrağa karışma isteğinin de imkânsız olması yakmış da yakmış içini.

“Ne yazık ki bana olmadı kısmet
Düşmanı denize dökerken millet
Felek kırdı kolumu, vermedi nöbet
Kılıç vurmak için düşman başına.
Bugünler müyesser olsaydı bana
Minnet etmez idim bir kaşık kana
Mukadder harici gelmez meydana
Neler geldi bu Veysel’in başına.”

Ailesi, “biz ölünce tek başına yapamaz” korkusuyla evermiş genç yaşta Veysel’i. Dünyası biraz aydınlanmış Veysel’in; harp bitmiş, abisi geri gelmiş, iki çocuğu olmuş derken yine bir acıyla yanmış yüreği, hatırladığı kırmızıdan biraz daha kan akmış. Küçücük çocuğunu bırakmış toprağın soğuk kollarına, bir de evlat acısı eklenmiş gönül yaralarına. Sonra evlerine aldıkları yardımcılarıyla kaçmış karısı, bir çizik daha atmış yalnızlığına. Karanlık dünyada, elinde ufacık bir bebekle kalmış bu sefer. Annesi ile babasını da kaybetmiş bu sıralarda. Acılarına, 6 ay kucağından düşürmediği çocuğunun gidişi de eklenmiş, yeniden bir başına kalmış Veysel, kalbinde taşıdığı onca acıyla.

Köyünden hiç çıkmamış; Veysel’in başka diyarlara ilk açılışı, onun hayal dünyasının da genişlemesine yol açmış ve kendi şiirlerini okumaya başlamış. Ahmet Kutsi Tecer; Veysel’in hayatına inen, karanlık perdenin aralanmasına yardımcı olan çok önemli bir şair, bir yol gösterici olmuş. Veysel’i diğer insanların yaptığı gibi dışarda bırakmayarak “Âşıklar Bayramı” etkinliğine çağırmış, toplum içinde kendine yer bulmasına olanak sağlamış. Sonrasında Tecer, Veysel’e “Halk Şairi” belgesi vermiş ve karanlık dünyasıyla bile bir şeyler başarabiliyor olmanın mutluğunu bahşetmiş ona.

Vatan’ın kurtulması, Cumhuriyet’le gelen yenilikler ve Mustafa Kemal Atatürk’ün liderliği ile daha güzel bir gelecek için ümitlenmiş Veysel. Cumhuriyet’in 10. Yılı için ozanlardan şarkılar, destanlar istemiş A. Kutsi Tecer ve Veysel de bu ozanlar arasındaymış. Hayatında birçok dönüm noktası var olmuş Veysel’in ama iyi anlamda olanlar az ve bu, onlardan biri…

Atatürk’e yazdığı destan, dinleyen herkesi hayran bırakmış kendine. Tecer, “bunu Ata’ya dinletmen gerek” diye yolcu etmiş Veysel’i Ankara’ya. Parasız pulsuz, kapalı gözleriyle yürüyerek Ankara’ya kadar gitmiş Veysel. Bir türlü Mustafa Kemal’e ulaşamasa da Ankara’da da büyük beğeni toplamış destanı ve gazetelere bile basılmış. İnsanların onu hürmetle karşıladığı, hayran oldukları dönem başlamış o günlerden sonra. Beş parasız Ankara sokaklarında dolanmış ama bir türlü Ata’ya ulaşamamış. Geri dönmek istemiş ama ne cebinde parası ne de ona yardım edecek birileri varmış. Ülke zor durumda ve kimse kör Veysel’in köyüne gidip gitmemesini umursamaz ya da ellerinden bir şey gelmez haldeymiş.

Son çare olarak Halk Evine gidip yardım istemiş Veysel. Şalvarla, eski püskü kıyafetlerle girdiği halk evinden takım elbiseyle çıkmış. Verdiği konserle herkesi kendisine hayran bırakmış. “Sen sanatçı adamsın sana bakmamız lazım…” denilerek en sonunda hak ettiği saygıyı ve değeri bulmuş ve dönüş için de biraz para kazanmış bu sayede. Köyüne dönmüş, köy enstitülerinde saz eğitimine devam etmiş Veysel, âşıklık geleneğinin en önemli temsilcilerinden birisi olmuş.

Âşık Veysel’i hiç tanımadan, sürekli klişe tabirler kullanılır arkasından. “Görmeden de sevebilir insan, bak Âşık Veysel’e…” diyerek güzel sözler sarf edeler. Bunlar, görmek için yalnızca göz gerektiğini sanan insanlardır aslında. Veysel, kalbinde birçok yarayla dünyada var olmaya çalışmış; ayağa kalktığı her an bir çelme daha yemiş bu hain dünyadan. Küçük yaşta dünyaya gözlerini yummuş olan Veysel, bir de sevdiği kadının ihanetine uğramış, yetmemiş evlat acısıyla sarsılmış ve bunların hepsini o hapsolduğu karanlık yalnızlığında harmanlamış.

Sevmek için görmenin gerekmediğini ama acı çekmenin, yaralanmanın insanın aşkına meze olacak kadar kan akıttığını göstermiş bize. Karanlık dünyalarımıza almayı unuttuğumuz insanlardan birisi olan Veysel, bu ülke tarihinde acı çekmiş ve acıyla yaşamayı öğrenmiş en büyük Âşıklardan birisi. Kırmızı ve siyah dünyasıyla bugünümüzü ve yarınımızı anlatmış, aydınlatmış Veysel.

O, şimdi bizden uzakta, “uzun ince bir yolda” sonsuzluğa yürümeye devam ediyor. Elinde sazıyla içimizden geçen acıları da söküp alıyor, bizimle dertleniyor, acı çekiyor ama asla ölmüyor.

“Gün ikindi akşam olur,
Gör ki başa neler gelir,
Veysel gider, adı kalır
Dostlar beni hatırlasın”

Burak Acar

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...