Tanrı’nın Yükseklik Korkusu

Gece Gündüz
A A

Tanrı’nın Yükseklik Korkusu

Kimin cinayetini üstlendi bu aciz bedenim, kelimelerle inşa edilmiş bir hapishanedeyim. Korkularıma cesaret kıyafeti geçirip üzerime salmış gibi Tanrı, yukarıdan bakıp eğleniyor mu bu azcık kalmış ruhun çırpınıp duran halleriyle.

“Kendimle konuşmaya başlamamın sebebi, yalnızlığım mı acaba?” diye düşündüm geçenlerde; sonra da “Çok konuştum ve bu yüzden gitti herkes.” dedim. İnanın, insanın kendisini ikna etmesi hiç de kolay değildi. “Ne ulan bu sahipsiz bedenin çilesi!” diye haykıracak bir dostum olsun isterdim yanı başımda ama gözlerimi, dünyamın etrafında dolandırınca uğradım hüsrana.

Boş bir gece taksisi misaliyim sokaklarda; tarifesi sürekli eksiye giden, gömüldükçe toprak atanı azalan bir adamın son çırpınışlarıyım. Kalkıp kendi hayatımı yazsam drama dalında ödül bile alabilirim ama sıkılmadan sonuna kadar izleyen olur mu? “O son sahnede ‘Bu kadar da değildir deliliği…’ diye sorgulamaya kalkmazlar mı?” diye durup durup düşündüm. “Evet, o kadar deliliğim.” diye çıkarım filmin sonunda, aşağıya doğru akan yazıların hemen ardından; neyse, filmimi anlatmaya devam edeyim.

“Neden aşağıya doğru akıyor yazılar?” diye düşündüm bu arada. Aşağıya, toprağa galiba, herkesin gittiği gibi. Filmlerin mesaj verdiğini bilirdim ama bu kadarı da fazla, yukarıya akacak benim yazılarım, yükselişini simgeleyecek ruhun; aman ya neyse ne işte. Önce bir isim mi vermeliyim doğmayan çocuk gibi heyecan veren bu saçma ruh halime. Yalnızlığı neye benzetsem yetmez, hangi kelimeyle aynı torbaya atsam karanlık bir kargaşa… Buldum, “Kararsız Kargaşa” olsun, olmaz mı? “Kelimelerin katili,” diye başlarım yalnızlığı anlatmaya, ben de yeni anladım aslına bakılırsa.

İnsan, katilini ölmeden nasıl tanır ki? İşte ben, şimdi öldüm, en kararsız kargaşada. Yalnızlığın boş tabancasından çıkan eksik bir kurşun ile yokluğumdan vuruldum, ölümüm de umut kaybından gerçekleşti. Kaygılarım, umudumun son kırıntılarıyla oynadığı maçı da hükmen galip bitirdi.

“Neyse, ölüm üzerinde çok düşünmeyeyim.” dedim; nasılsa çözümü olan bir durum değildi, zaten çürüyen bir ruhu ne geri getirebilirdi… Bu boş düşünceler, göz kapaklarımın arkasında oynayan renksiz filmler gibiyken kefenin, neden beyaz olduğu takıldı düşsel ağlarıma. İnsanın kendi filminde böyle bir şeyle karşılaşması garip ama ne yapabilirdim ki? Karanlık ve yalnız bir ruhun ölümünden sonra, beyaz bir mutluluğa sarılmasının anlamsız olacağını söyledi başroldeki salak, haklıydı.

Kimse gelir mi beni defnetmeye bilemedim ama gelenlerin karşısına da beyazlar içinde çıkmak istemezdim. “Ruhum, yukarı akan yazılar gibi tepeden bir yerden izlerse beni, utanırım.” dedim. Kendisini kandırıyormuş gibi olmaz mı hem; sen çok karanlıktın, gittin, bak bembeyazım artık, yok yok yapamam bunu ona. Siz hiç bedenin, ruhu kandırışına tanık olmuş muydunuz?

Siz de filmimi izlemediniz değil mi? İzleseniz deliliğin pek de korkunç olmadığını görürdünüz siyahlara bürünmüş ekranda. Sonuçta hepiniz birer kopya gibiyken kendiyle konuşan birisinin deliliği nedendir ki? Soruların cevabını bulamadıkça yazdım; boş, uzun ve edebi cümleler kurdum çokça. Başrole çok para vereceğim diye zorlaştırdım işini.

Düşüncelerimde hissettiğim acı yüzünden gittim iç hastalıkları denilen tımarhaneye; hastaydı içimden geçen her düşünce, tamiri olmayacaksa aldıracaktım. Burnunda et olan adamdan çok da farklı değildi halim bana kalırsa. Benim de hayallerimin ortasında taş var koskocaman; belki ses çıkarmıyorum ama yalnızlaşıyorum o var oldukça. Sıram geldi, gelmesi gerekenden yarım saat falan sonra; doktorun yanına girdim, gayet güzel biriydi. “Şikâyetiniz nedir?” dedi, başladım ona da en başından anlatmaya; o zamanlar daha iyi sayılırdım galiba, ona da söz hakkı verdim arada.

Acımıştı sanırım bana ya da bana öyle geldi. Teselli etmeye bile çalıştığını hissettim, acıyan gözlerini bana dikmiş hâlde gördüğümde. “Neden kimse senaristleri tanımıyor?” diye düşündüm o anda; sordum: “İzlediniz mi acaba?” ve saydım yazdığım tüm filmleri. Gözleri parladı bu sorumdan sonra, “Evet.” dedi, sanki saydığım tüm filimler için birer kere. Başladı başrollerini övmeye, oynayan herkesin ismini söylemeye ama geçmedi adım bir kere bile. “Neden?” diye geçirdim içimden, “Neden beni tanımıyorsunuz ki siz? Siz ki okumuş, kültürlü birisiniz ama beğendiğiniz filmlerin senaristini bile tanımıyorsunuz.” Soramadım tabii bunu ona. “Derdimi anlatırken kendimi övmeye mi başlayayım?” diye düşündüm; zaten pek de övülecek bir vaziyette değildi ruhumun aynaları. Devam ettim bu saçma soruları beynimin ücra köşelerine iterek. “Ben,” dedim, “Köşeye sıkıştım doktor; eski, paslı bir evde hapsolmuş gibi ruhumun tüm hücreleri, yazamıyorum içimden akıp giden hiçbir şeyi.” Kendimi yazıyor olduğumu söyledim, filmimin çıkacağını falan işte… “Geçici bir krizdir, sakin ol.” falan diyerek geçiştirdi; reçeteme “zaman” yazacak kadar da alçalmıştı kendileri.

“İşte bu yüzden sana geldim doktor; kısaca senden önce olanları anlatmaya çalıştım sana. Pek becerememiş olabilirim ama hasta ya ruhum, ondandır, bağışla.” Gülümsedi, kızdım içimden, yine güldü. “Kızma.” dedi, “İçin dışın bir artık senin; kendine anlattığın her şeyi ben de duyabilirim, kızma.” Şaşırdım yine, anlar gözlerle baktı; “Neden bir erkeğe geldim ki?” diye düşündüm sonra. Sanki normal hayatta çok anlayışlı insanlarmışız gibi doktorundan ümidim ne olabilirdi? Gülümsüyordu hâlâ oturduğu deri koltukta; “Oraya benim oturmam gerekmiyor muydu?” diye düşündüm önce. Sonra da “Neden bu kadar önemsiz şeyleri düşünüyordum ki?” dedim. Evimde, bir sürü metal parçası vardı ve altında, “En İyi Senarist” falan yazıyordu ama ben, yazamıyordum kendimi; filmim bitmeden ben, tükenmiştim galiba.

“Seans son bulsa da gidip kendi evimde rahat rahat sorsam kendime bu soruları.” diye geçirdim içimden. Bu doktor da diğeri gibi “Zamanla düzelir.” falan diyerek parama konacak nasıl olsa. Tutsak olmuş ruhum için hâkime falan mı gitmeliyim acaba? Belki tutuksuz bir yargılamaya layık görür de gökyüzüme kavuşurum biraz olsa. “Nasıl olmuş da umudumdan kalmış burada?” diye şaşırdım o anda. Ne kadar manasız olsa da hayal kurma yetim, duruyordu yerinde; biraz paslanmış ve ıslak saçlarını etrafa savurarak ağlatmıştı tüm gecelerimi ama oradaydı. “Gidip kalabalıkla arası iyi olan çayı, kalabalıklaşmış ruhuma demleyeyim.” diye düşündüm ve sonra olanlar oldu. Deri koltuk boştu, kimseler yoktu ruhumun gaz odalarında; ölüm, uçup gitmiş gibiydi yanımdan. Bir haykırış ısmarladım “DOKTOR!” diye; cevapsızdı, yalnızdım yine en kalabalık hâlimle. Çay içtim, kitap okudum ve uyudum bir süre.

Uyandığımda deri koltukta oturan doktoru gördüm, garipti aslında ama şaşırmadım. Hatta kızdım, bağırdım çağırdım ona.

“Düşüncelerimin içinde yüzmeyi kes doktor! Ölmeyi isteyen bedenin hayatla bağlantısını kes. Susmam için dilimi kes ya da suda yansımamı gören gözlerin perdesini. Kes doktor, ruh denilen o uçurtmanın ipini; artık katlanamıyorum bu saçma gezegene, artık boğuluyorum düşünceler denizinde. Teşhisi, kendisi koymuş basit bir hastayım işte, kes yalnızca. Yeni hayatımın açılış kurdelesini… Bu hayatın süresi geçti artık, bayat düşüncelerle yaşamak istemiyorum; sevilmeden, düşünülmeden. Ölmüş ruhumu toprağa gömmeme yardım et doktor. Ben, arkasından ağlanacak biri değilim, korkma. ‘Seni kutlayanlar bile olabilir.’ derdim ama kimsenin umurunda da değilim. Kes doktor, paramparça et bedenimi; insanlara hiçbir şey hissettirmedim bugüne kadar, belki ölü bedenim karşısında biraz korku duyarlar. Kes doktor hadi, ben de gidip uçurtmamın üzerinden, arkamdan olacakları seyredeyim.”

Çok duygusal konuştum gibi geldi bana, oysa tek mimiği bile oynamadı doktorun; kalktım yerimden, çıplak ayaklarımla bir adım attım ve bir adım daha… Sonrasında vardım aynalara, şaşırmadım yine, düşündüm biraz.

Sonsuz bir senaryoydum, “Film olamam.” dedim, başrol hak verdi bana; yürüdük beraberce aynaya doğru, sonsuza kadar sürecek filmden iki bilet almaya.

Burak Acar

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...