Saçma Bir Rüyanın Tam Ortası

Gece Gündüz
A A

Saçma Bir Rüyanın Tam Ortası

Uyandım ya da ben uyandığımı düşünürken sabah dünyayı çoktan terk etmişti, anlayamadım. Saat 2 olmuş, güneş odama misafir gelmiş; ama beni bulamayınca gitmiş gibiydi. Masanın sağ çaprazında duran eski tüplü televizyondan kulaklarımın tanımlayamadığı sesler gelmeye devam ediyordu. Yine gecenin bir yarısına kadar televizyon izlemiş, bu eski ve kirli çekyatta uyumuştum anlaşılan ve sıradan bir güne daha başladıktan çok sonra merhaba diyebilmiştim ya da henüz onu bile becerememiştim. Ruhum bu illegal yaşama ayak uydurur vaziyette, ancak içten içe tiksinir bir halde doğrulmayı başardı. Odanın içinde gezinen gözlerim, pizza kutuları, cips poşetleri arasında bir çift terlik bulup bu çöp yığınına ayaklarımı değdirmeden yüzüme bir su çarpmayı kurguluyor, sanki beynimi yönetiyordu.

Uyandım. Saat 8’e daha gelmemiş gibiydi, ruhum vücudumun bu ayaklanması karşısında şaşkın bir hale büründü hızlıca ve bir sürü soru yöneltti kendi kendine. Ne oldu bize ben de tam anlayamadım; ama bugün, en azından güneşle aynı zamanda başlayalım yürümeye demişti anlaşılan. Odanın içine birkaç torba dolusu çöp göze çarpar haldeydi; ancak terliklerini hiç aramadan bulabilmişti ruhumun bu huzur dolu bedeni. Televizyon kapalı, üzerinde bir buket çiçek koyulmuş halde yerli yerinde, olaylar gitgide garipleşir vaziyette, dünyayla beraber nelerin döndüğünü anlamaya çalıştım uzunca bir süre, başaramadım. Bir soru daha yönelttim o anda kendime, ben neden kendi odamda uyumayıp bu saçma çekyatta iki büklüm haldeyim?

Uyandım. Saat 9 gibiydi. Ellerim soğuk ve sıcak karışımı tüm hisleri aynı anda hissettiren bir köprü gibi temas halindeydi yanımda yatan kadının teninde. Yüzümü yüzüne çevirdiğimde orada olduğunu çoktan anlamıştım bile; ama kimdi o, ne işi vardı yanımda ve ne olursa olsun biz neden salak gibi bu eski çekyatta yatıyorduk. İleride masanın üstünde birkaç elbise parçası ve sandalyeye asılmış pantolonum işleri daha da garipleştirmeye devam ediyordu. Yüzüne bakmam neden bu kadar uzun zaman aldı anlayamadım; ama yüzüne baktıktan sonra da kopamadım. Oydu, onun kim olduğunu bilmediğime emindim; ama aynı zamanda tüm evrende en çok değer verdiğim kişi olduğu hissine bürünen içimde; koşan çocukları, havalanan uçurtmaları gördüm. Sanırım sevdiğim kadını sevdikten sonra tanıyordum ve bu hayli garip bir durumdu.

Uyandım. Saat 7 idi galiba ya da içimde ona dair belli belirsiz bir his belirdi. Sanki ruhum ölmüş gibi bir huzursuzluk hissi ve aidiyet risalesi yazılmış gibi kalbimi çarptırıp duran bir görev bilinciyle yanıp tutuşuyordu. Kalkıp yüzümü yıkamak istedim ve saçma bakışlarla neden kendi odamda uyumamışım ben diye düşünüp durdum. Salonda, eski boş bir çekyatta iki büklüm vaziyette doğrulmaya çalışır halde odanın nasıl bu kadar düzenli olduğunu anımsamaya çalıştım. Masanın üzerindeki vazoda duran çiçekleri görüp, huzursuzluğumu bir nebze de olsa öteye ittirerek doğrulmayı başardım. Yüzümü yıkamaya yönelirken masanın ortasında duran zarfı gördüm. İçimdeki huzursuzluk hissi yeniden gösterime girdi ve kağıdın üzerindeki kelimelerle beraber dökülen hayal parçalarım bir bir saplandı beynimin en derinlerine ve de o anda fark etim vazodaki çiçeklerin soluk benizlerini.

Belli belirsiz bir melodinin beynimin içine kurulmuş bir düğün yerinden yapılan yayınıyla uyandım bu sabah, saat 6 falandı sanırım. İçimde ismini koyamadığım bir acı, gözlerimde bir ağrı, dünyanın aydınlanmadığı saatlerde, sanki hiç aydınlanmayacak gibi hisseden bir adam olarak doğruldum o ikinci sınıf çekyatta. Ben neden yatağımda yatmamışım hissiyle dolan içim, masanın üstündeki ilaç poşetleriyle tuhaf bir karmaşaya sürüklendi sonra. Kapının girişinde üzerime bassın isteyeceğim topuklu birkaç ayakkabı ve sandalyede asılı duran kırmızı bir elbise… Ne olduğunu anlayamadım ve yürüdüm hayata biraz, hasta hissetmeyen ruhumu konuşturup itiraf etmesini isteyecek bir vaziyette.

Bu odayı bir yerden hatırlıyor gibiyim; ama bu halini değil, ellerim arkamdan bağlı vaziyette değil, bağlanmamış ellerimi bağlı hissedecek kadar uykusuz vaziyette uyanarak değil. Gözlerimin önüne korkudan ve acıdan yapışmış saçlarımla, masanın hep boş olan sandalyesinde, elimde bir bıçakla ve çekyatta üzerine beyaz bir çarşaf kapanmış, yatan bir bedenle değil. Gökyüzüne bile bulaşacak kadar acı hisseder vaziyette, uyuşmuş ayaklarımı yerin yedi kat altına insin ümidiyle yere sallandırdım ve kendimi de üzerine yükleyip doğruldum. İlerlerken aynaya bakıp ürksem de içimde bu durumu kabullenmiş bir halde yoluma devam ettim. Gözlerim nedenini bilmeden bırakmaya başlamıştı su damlalarını. Firari bir ağlamayla çekyatın yanına yaklaşıp, diz kapaklarım parkeyi kıracak kadar sert bir şekilde ama acısını hissetmeyecek kadar değişik bir ruh haliyle attım kendimi yere. Yavaşça kaldırdım çarşafı ve işte yine o yüz ve dökülen gözyaşlarının kesilmeyen ardı arkası. Yatan, tanımadan sevdiğim kadının tıpatıp aynısı.

Elimde bir kitapla uyandım bu sabah, sanırım saat 8’di. Sonra içimde beliren anlamsız bir soru yakıp geçti bedenimi; neden yatağımda yatmayıp bu eski çekyatta yattım ben yine deli gibi… Düşlerime anlamsız elbiseler giydirip güneşin yavaş yavaş odaya girmeye başlamış haline merhaba demeye hazırlanırken, elimdeki kitabın kaldığım sayfasını katlayıp kapağını kapattım ve doğrulmaya çalıştım. Kapağında o yüz vardı, hiç tanımıyor olduğuma emin olduğum; ama bir yerlerden anımsadığım ve sevdiğime de emin olduğum o yüz… Kitabın üzerinde “Kan Kanseri Bir Aşk” ve altında yazan adım, acaba nasıl bir rüyanın tam ortasındayım.

Burak Acar

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...