Paradoks

Gece Gündüz
A A

Soğuk bir rüzgâr esiyordu deniz tarafından; bank ıslaktı ve gökyüzünde yıldızdan çok siyah bakkal poşeti vardı. Bir gazete sayfası, uçuşunu yarım bırakıp oturdu banka; göz göze geldik, yüzüm soldu, gözyaşı dökmek istedim, olmadı ve sonra rüzgâr bana da vurdu. Uçan poşetler gibi havadaydım artık ben de savruluyordum. 3 gün öncesine mi sürüklendim 300 yıl sonrasına mı, bilmiyorum. Kimsesiz bir bedenin içinde buldum bir anda kendimi. Bir yemek masasında, başköşede oturuyordum, poşetler yoktu. Bulunduğum odada cam olsa fırtınanın durumuna bakabilirdim ama o da yoktu. Masanın diğer ucunda ellilerinde bir kadın, yan kısımlarında da karşı karşıya oturan iki kişi vardı. “Tanıyor muyum acaba onları?” diye düşünüyorken kim olduğumu bile bilmediğimi fark ettim. Gene çok içtiğim bir gecenin, kahvaltıya bağlanmış hâli galiba içinde yaşadığım… Hiç sesimi çıkarmadan yemek yeme ritüeline ayak uydurdum. “Önce kim olduğumu öğrenmem lazım…” diyerek bir plan yaptım. Karşı karşıya oturanlar çift ise ben, karşımda oturan kadını izleyerek bana ulaşabilirdim. Bu plan, benim tek çıkar yolumdu ama ona, onun tanıdığı ben olarak davranmayı nasıl başaracağım, bilmiyordum. Bu karmaşayı planlamak bile zihnimi bolca yormuşken nasıl uygulayacağım? Kendime güvenmek istedim o an ama kimdim ben; hani kendini bilmeden, kendine nasıl güven aşılar bir insan, bilemedim. Bekledim usulca. Karşıdan anımsamadığım bir ses geldi önce ve sonra görüldü kıpırdayan dudakların altındaki beyaz dişler:

“Erdal, bir çay daha içer misin canım?”

“İsmim, Erdal mı acaba?” diye düşündüm biraz; bekledim, diğerlerinden ses çıkmadı. Sonra bu cümlede anlatım bozukluğu var mı diye düşündüm. Yazar olmayı hep istemiştim; nereden hatırlıyordum bilmiyorum ama içimden, bu yönde şeyler duydum. Sonrasında cevap vermek zorunda hissettim kendimi, “Olur canım.” döküldü dudaklarımdan. Bu bir kaçış yoluydu benim için; ismini bilmediğim birine “Canım.” Demek, cesaret istiyor olmalıydı ve bunu içimde bulmam epey garipti. Bir bardak çay geldi önüme; beraberinde zihnimde kopan birkaç soru daha: “Şeker atıyor muydum acaba ben çaya?” Bu, çok önemli bir sınavdı benliğim için; yakalanırsam durumumu nasıl açıklayabilirdim ki? Ben, fırtınalı bir gün hatırlıyorum sadece, deniz kenarında olduğum günü. Sonrasında da burada buldum kendimi; ne fırtına vardı odada ne poşetler ne de bir ayna. Bedenimin görünümünden bile bihaberdim aslına bakılırsa. “Önceki hâlini de hatırlamıyorum nasılsa…” diye üzerinde durmadım. Bir üçüncü sayfa haberiyle sürüklenen bir ruhun sonu ne olabilirdi acaba? Kaç metre haykırsam ulaşırım sonsuzluğa?

Kendime geldiğimde ellilerindeki kadın, bulunduğum odada üstünü değiştiriyordu; yüzümü çevirdim. Karşısında bir ayna vardı; benliğime ulaşabilirdim ama tabular yıkılmıyordu. Tanımadığım bu kadın, birazdan koynuma girecekti anlaşılan; üzerine ne giyecek ya da giyecek mi bilmeden utandım ondan, saçmaydı. Bundan kaçmanın bir yolu var mıydı? Cesaretimi toplayıp diğer tarafa döndüğümde bir yokluk karşıladı beni, gitmişti. Derinlerde bir üzüntü duyduğuma emindim ama kandırdım kendimi. Kalkıp bedenime bakmak istedim. Aynaya kendimi sormaktı amacım, kendimle tanışmak. Geçip karşısına “Erdal, kimsin lan sen!” demek. Doğruldum, aynaya baktım; şaşkınlığımı gizlemeye çalıştım sonra da. Ben, kendimi genç biri olarak hayal etmiştim aslında; karşımdaki kadını gördüğümde pek ihtimal vermesem de genç hissediyordum derinlerde. İçimde, tanımadığım bu yüze karşı anlamsız duygular dile geldi. Aynanın bulunduğu yer, bir gardıroptu. Elimi, yüzümün üstüne koyup ittirdim aynayı sola doğru; çantalar ve pullu birkaç elbise karşıladı beni; ne arıyordum bilmeden karıştırdım her yeri. İçimde, bana hükmeden birisi var gibiydi; size ben anlatıyorum ama sanki tüm hareketleri o kontrol ediyor gibiydi. Çantaların birisinin içinde bir evlilik cüzdanı buldum sonunda. Resimlerden birisi o kadındı; şu an banyoda çıplak hâlde olduğunu aklımdan çıkaramadığım kadın. Diğeri ne kadar tanımasam da bendim. Bu sayede “Canım.” dediğim kadının ismini öğrendim, Yağmur…

Evlilik tarihi yazılıydı o kâğıtta ama bugünün tarihi neydi ki? Bu soru, bir takvim bulmam gerektiğini hatırlattı bana. Şifonyerin üzerinde duran telefonu kurcaladım biraz, ekranı aydınlandı sonunda; gazetede yazan tarihten 1 gün öncesindeydim. 21 Şubat’ın bitmesine 10 dakikadan az kalmıştı. “Gazetede yazanları hatırlasam zengin bile olurdum aslında…” diye düşündüm o saçma dakikalarda. Kadınla, Yağmur’la yüz yüze kalmamak için bir çare düşündüm; bağırdım odanın içinden: “Yağmur, canım ben yatıyorum!” Işığı kapattım sonra. Yatağın hangi tarafında uyuduğumu hatırlayamadım. Gidip ışığı yaktım hemen; yastıkların üzerinde uzun saçlar aradım ve bulduğumun tersine yatma kararı aldım. Işık söndü tekrardan; gözlerim, iç dünyama bakar vaziyete ne olup bittiğini düşünmeye koyuldum. Düşünmek, uykuyu kaçırırdı aslına bakılırsa; ruhum, gözlerini kapatmasa da bu yaşlı beden, dayanamadı daha fazla ve daldım uykuya.

Sabah uyandığımda yanımda o kadın yoktu, sevindim buna. Doğrulup yüzümü yıkamak geldi ilk olarak aklıma; inandım o anda yaşlı olduğuma. Sonrasında üzerinde adım yazılı bir not buldum, buzdolabının kapısında. Bir alışveriş listesi bırakmıştı bana. Sokağa çıkma fikri, aslında pek mantıklı değildi. Kendini tanımayan biri, sokakları nasıl bilebilirdi ki… Ama mecburdum buna; markete gitmem ve evin ihtiyaçlarını almam gerekiyordu, bu görev bana verilmişti. Odada, bir erkeğe ait olan birkaç kıyafet gözüme çarptı, giyindim hemen. Pantolonun cebinden çıkan cüzdanda 10 lira ve kredi kartları vardı; elimdeyse fiyatını bilmediğim ürünlerle dolu bir liste. Hatırladığım ender şeylerden birisi de o sırada çıktı ayyuka: Bu kadar çok şey, bu kadar az parayla alınmazdı. Neydi acaba bu kredi kartlarının şifresi? Şifreyi hatırlasam ancak alabilirim istenilenleri. Sonra da evi tekrardan nasıl bulacaktım; saçma sapan bir labirentin içindeydim o sıra ve bedenim yaşlıydı buna…

Yürüdüm yollar boyunca; yürüdüm… Kaybolduğumu bilmeme rağmen devam ettim. Denizle kesişti sonunda yolum. İleride de bir market çarptı gözüme. Gidip listedekileri aldım önce, sonra da bir gazete aldım kendime. “Dünyayı tanımam gerekiyor…” diye düşününce… Doğum tarihimle şifrem kesişmişti kasada; ilkin neden o geldi aklıma, bilmiyordum aslında. Alışveriş bittikten sonra gidip oturdum banklardan birisine. Rüzgârda gazete okumak, oldukça zordu ama inatçıydım ben de. Sonrasında elinde büyükçe bir taş olan birisini gördüm uzakta, denize doğru geldi. Yaklaştıkça daha da tanıdım bu yüzü. Ben geliyordum uzaktan; elimde bir taş ve ben. Burada oturmuş, benim intiharımı izliyordum. Kafam o kadar çok karıştı ki ne olduğu hakkında hiçbir şey anlayamadım. Sonra bir sessizlik oldu; dalgalar yükseldi birden, denize karıştı bedenim; fırtına, savurdu bakkal poşetleri gibi ve ben, 3 gün öncesine mi sürüklendim 300 yıl sonrasına mı, belli değildi…

Burak Acar

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...