Yazarak Sevmek

Gece Gündüz
A A

Sığmadı, ne aklıma ne kalbime ne düşlerime; sığmadı, hiçbir yere sığmadı. Oturdum yazdım, çoğu mastar hâlde kalan kelimelere ve uçsuz bucaksız özlemlere… Mastar hâlde başladım, isim fiil oldu; edat, bağlaç, sıralı ve bağlı cümle derken soldu, kurudu, tekrar suya koydum. Yine mastar hâlde sevmek ve yazmak…

Her yere kazımak, birçok yeryüzünü gözlerinle kazıyıp durmak, kalbinle açılmış kaleminin ucuyla soğuk somaki dehlizlerin duvarlarını çizerek kutsal mezar odasına ulaşmaya çalışmak; bulamamak, hiç bulamamak ile durmamak, baş ve işaret parmağının arasında yokluğunu sıkıştırmak; hem öyle sıkmak ki mürekkepsiz, lekesiz, yitip giden ömürden akan lacivert yorgunluk ve her geceyi son akşamındaymış gibi katletmek… Ne ağaca ne buluta ne de günlüklerde yatan huzursuzluğuna bir huzur yükleyememek. Topraksız tepelerde ne yazacağını düşünmek, öykünmek inerken bir deniz kenarına, dudaklarının süruruna… Kalmak orada; öyle bir kalmak ki bileğine dokunarak “Yaşıyor mu?” sanısıyla tereddütlerden silkinmek. Açıp kollarını iki yana kurda kuşa… Topladığın papatyalar, gelincikler ya da düğün çiçekleri hava boşluğunda nasıl solup gidiyor hüzün demetleri hâlinde; bakakalmak ve çökmek oracığa…

Neden hiç kimse bunu buraya yazmadı? Hepiniz sevdiğiniz insanın yanında mısınız; göremeyince ya da çok özleyince geceden sabaha unutuyor musunuz? Elini tutmak, gözlerinin içine bakmak ya da telefonun öteki ucundan sesini duyabilmek kâfi mi? İlla seni, senin kadar sevmeli mi; karşılığı olmazsa olmuyor mu? Gövdelere girip düğmelerini iliklemeyince sevilmiyor mu? Aynı şehirde, mahallede, sokakta nefes almayınca solup gidiyor mu? Neden birini yazarken sevmek zorundasınız hiç düşündünüz mü? Kaç insan, hem yaşarken hem de yazarken sevebilir ki? Ve en derinlerde onu yaşatan kim?

Kim olduğunun bir önemi yok. İncelik ister, sabır ister, zaman ve emek ister. Anlatması da kolay değil ki şuraya üç beş cümleyle yazıp hafifleyesin; omuzlarındaki yükü atasın. Çok şey öğreniyorsun, çok… Her gecenin sonunda bıkıyorsun. Bir bıkkınlık, bir iğrenme; kendinden ve tüm insanlardan. Kolun kanadın kırık. Uçamazsın, bakma öyle yükseklerden atıp tuttuklarına. Vazgeçmek, başka birine gitmek en kolayı. “Sen de kolay olanı yap o zaman.” der birileri, birisi ya da ötekiler. Yetinmezler. “Dünyada insan mı yok?” diye yuvarlar gayri ihtiyari. Susarsın susarken daha çok. İkinci tekil şahısın kendisine bile cevap vermezsin. Dudakların servis dışıdır. Kalemin ve aklın konuşur gayrı. Yazmak; gece yoldaşın, sırdaşın, karşılığın…

Bir kalem, bir kâğıt yahut; bir sürü şeyin oluveriyor. Karmakarışık en çok düşler. Herkesin sevmediği hikâyelere ya da birkaç kişinin beğendiği şiirsel metinlere dönüşüyorlar. Onun kapattığı kapıları, öznesini aramayan tümceler öyle bir açıyor ki sağır ve karanlık sofaların münevver güneşlere sarılmış; yakarak göğsünün orta yerini, bin yıllık bir od gibi kül eden… En çok sabahları bir tan atıyor hele ki umutlar; ya umutlar, saçlarını yiyen umutlar, saçak saçak tarlalarda ayak izlerini buldum sevinci…

Yazmak, yazmak, yazmak; bir daha yazmak, yine yazmak… Sonra bir nefes. Uykulardan uyanıp üç zamanlı yazamamak, yazamamak, yazamamaktan yazmak… Susmak, susmak, susmaktan susmalara… Yorulmak, yorulmak, yorulmayı yormak; bir daha eline kalemi almaktan kalemi unutmak… Ne yol ne iz bilmeden yürümek ki yürümek; bir caddede, cadde olduğu için. Düğümlenivermek güneş batarken; buralarda pek bir anlamsız. Küstürmüş aşka, unutulmak. Un ufak unutulma korkusu; yanından usulca geçmiş, dirseğine çarpmış. Dönüp bakmamışsın bir omuz üstü, göğün altında neler olmuş, Tanrım! Uzanamamak, soramamak, kocaman koyu gri bir sensizlik… Çok gecelerde etil alkol kokusu özlemek, Tanrım!

Yazmak bir ödül mü ceza mı söyle; anlat, dualarımı kabul etmeyen. Tükenişim, tükenmişim; tükenmeyişin, tükenmeyişleri bir can sıkıntısı gibi gözüken ama senin bile bilmediğin bir şeyler. Görmezsin, işine gelmez. Görme, onları mutlu etmekle meşgul ol. Göremezsin diye gözyaşlarımın altına da saklamadım. Ağlamak, ağlamak, ağlamak bende mülhak; hem mülga bir itiyat… İçimde kopan fırtına falan da değil. Sonsuz ayrılılıklar muhakkak.

Beni değiştirmeye çalışma! Kavuşmazım, biliyorum. Gövdelerden sıyrılmış, savrulmuş, çok zaman gecelerde yitip giden. O kader ki 2 adet kafası karışık, diyagonal çığlıkları olan sesli harf. Bazen dudaklarımdan daha sessiz, simitsiz, aç, ıslak ve alçak çırpınan arkaik bir martı olmuş: “M!”

Yaz yaz bitmeyen, göz göz görmeyen; kim ve neydi uyutmayan? Aralık değil miydi aylardan? Bunca düşün arasında, siyah dalgalar mı seni baştan yaratırken yüreğime vuran? Bir yerimde olsan; ah yerimde olsan da sensizlikte kudursan! Yazsan geceleri, yazsan dövesiye sayfaları… Yüzünü yüzümde ve imlayı mazide unutarak. Ben ki kalemsiz, deftersiz, düşlerimi üstüme çekip uyusam, uyusam… Uykular uyku, yataklar yatak olsa; konuşsan masada duran portakallarla, sigara dumanı sözlerini yaksa; olsa bitse yansa kül olsa Tanrı-Sen ve sensizlikle…

Ne savaşlar vermişim. Ne sav-aşklar bilir misin? Sen bilir bilmez yaşarsın ama ben bilirim. Çok iyi bilirim. Kalabalıklar ve kalabalıkların var. Okuyup üzerine birkaç dakika düşünmeye ve dağınık saçlarını toplayıp bu saçmalıkları dinlemeye vaktin hiç olmadı değil mi? Ne kadar sen alıp götürmüşsün benden; ne kadar çoğalmışsın siyah, küçük işaretler olup sayfalarda ölürken yeryüzünde? Onları da sorsam bilmezsin değil mi?

Bana bir şey sorma. Ben, birçok şeyi biliyorum. Bilmez gibi yaparsın ama birçok şeyi de bilirsin, onu da bilirim. Mühürlenmiş, gıcırdamaz kapıların. Saçlarının arasına gizlenmişliğim. İsmini hiç anmaz oluşum. Tek bir harfe tutsak. Buralarda kalmışlığım, hiç olmamışlığım. Sadece senin aklındaki mesafeler bana uzak olan. Beni boş vermişsin zaten, “Boş ver…” bile demeyeceğim. Ben, seni hiç boş vermedim. Çoğu zaman seni unutarak, öldüğünü düşünerek, yaşadığını inkâr ederek odamdaydı dirilişin. Gece yarılarında “bendeki seni” çağırışım, “sendeki beni” hatırlayınca yine durduk yere kırılışım ya da bıkmadan usanmadan yazışım; yazarım hâlâ gecelerde…

Demir ayaklı ceviz masa, altında koyu kırmızı madalyonlu dokuma, başının üstünde hiç sönmeyen şinanay, kaloriferin yanında köşe koltuğu, kapı ardında birçok urba, kitapların arasında uyuyan; bir adam ki hayatının yarısına, ekmeğinin arasına hiç tanımadığı birini koyan ve onu yıllarca yazarak seven; yazarmış, yazmış, yazıyor mu acaba hâlâ sabah beşlerden düşlere?

Beyaz Erdem

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...