Topuklu Ayakkabılarının 5 Dakikası Yok Mu?

Gece Gündüz
A A

Topuklu Ayakkabılarının 5 Dakikası Yok Mu?

Sevdiğim bir kadın vardı, ayakkabılarının topuğu yoktu…

Vaktiyle çok sevdik, mesafeleri yok sayarak ve deniz gören bir evde delirmeyi göze alarak. Duramadık, sığmadı buralara yüreğimiz. Oralar oldu her şeyimiz. Çantamıza özlemeler doldurarak yaşadığı şehre indik. Kentine sığındık sıcak bileklerine sığınırcasına; her günü onunla deniz kenarında görüşmek, gözlerine bakarak usul usul çay içmek, dudaklarının kırmızısında ruj ararken yüzünde kaybolmak, güneşin batışını saçlarının arasından izlemek diye düşündük. Günler geçti, bir bir eridi zaman, gelecek umudu hiç bitmedi. “Bir görsem yeter”e razıydık.

Hiçbir benzetme eki kullanmadan bekledik; cehennemdi beklemek, gelişiyse cennet. Saydık günleri; Perşembe, Cuma, Cumartesi, Pazar ortalarda yoktu. Şehir, rezilce kirlenmişti; caddeler, simsiyah kaldırımlara dönüşmekteydi. Hızla; her sokak, her sahil, her insan suretini yitiriyordu. Pazar öğleden sonra bir gelseydi, “Ah bir gelseydi!” baharlar açacaktı kentte…

Öğleden sonraydı ya da vakitsiz: “Gel şu renkleri, çiçekleri, şehirleri, denizleri, çimenleri, umutları, kitapları, hayalleri kurtar; gel bak enkazlara dönüşürüm, deliririm.” dedim fakat gelmedi; bir daha gelmedi, yine gelmedi. Sustu, sustu, sustu… Bir ara sanki bir şeyler söyledi. Yılgın rüzgârlar, kulaklarıma hücum ediyordu. Uğul uğul uğulduyordu dudaklarım. Duymadım, duyamadım, duyamıyordum. Mevsim yazmış, baharmış; hiçbir şey hissedemiyor, sevinemiyordum. Çiçekçinin önünde gizlice gözlerime yaş karmış, aklımın bir yarısı delirmiş, meğer öteki yarısı seninmiş; konuşamıyordum. Darılıp gücenmek iş değildi; belki bir müddet sustum, sustum, sustum…

En son yine ben konuştum; “Giy şu ayakkabılarını, giy gel 5 dakika göreyim.” dedim, yine gelmedi. Mutluluk sesi çıkaran o kahverengi topuklu ayakkabılarını giyip gelmedi. Dondum kaldım en kalabalıkta. Aniden kaynar sulara dönüştü düşlerim. Ellerimin üstüne baktım, hüzünle uzun uzun düşündüm; “Neydi benim işim gücüm, ne işim vardı burada, bu muydu sevdiğim kadın?” diye sayıklayıp durdum; durdum, bir daha durdum. Bir yabancının yüreğine saplanan ağrıyla düşünür gibi düşündüm, düşünürken üşüdüm, her yerim buz tuttu. Yıllarca sevdiğinin, özlediğinin; 5 dakika bile olsa lanet ayakkabılarını giyip gelmemesine içerleyerek, yürürken sendeleyerek, kalbime saplanan ağrıyla düşündüm; bu kadar sevilmediğine isyan etmemek ahmaklık olabilirdi; ancak ayaktaydım, güçlü görünmekteydim ya da ben, canhıraş yürürken geberiyordum…

Eve döndüğümde, yıldızlar kalbime kalbime saplanıyordu. Sonra aylarca uğraşıyordum parçalarını çıkarmak için fakat kanıyordu her gece yarısında büyüyen yalnızlığımda. Ay ışığında hüzün rengi saçlarımın içi, nasıl alev alev yanıyordu, nasıl… Yağıyordu durmadan gözyaşı gibi özlemek, yağıyor ve meteor çarpıyordu yanaklarıma. Ölmek, her gün ve yavaş yavaş özleyerek ölmek oluyordu. Yarısı siyah, yarısı mavi özlemek; eline alsan her saniyesinde avuçlarını yakıyordu. Dünyanın tüm kadınlarının ayakkabılarının topukları kopuyor, sonra yine yüreğimi yağmalıyordu sivri uçları. Kanıyordu; sensiz, sessiz, kapının önünde yatıyordu. Kırık, dökük, kopmuş, yıpranmış, kayışsız, karanlık, rutubetli, sen gibi eskiyen… Gelmedi, gelmeyecek, gelmiyordu…

Gökyüzü acı bir avunmaydı; kuş uçmaz kervan geçmez yüreğini, bol çizgili bir avuç içiyle savunmak, hicranında yokluğunu dağ bayır kuşanmak, papatyaları öfkeyle koparmak, kanatsız kuşlardan beterdi yaşamak; sonra bir de yeryüzüne ininceye kadar gözlerin dolacaktı. Ve o, yine seni duymayacak; uyuyacak ya da uyanmış olacak ama sağır, kör, lal, inhilal…

Kulaklarında baykuş sesleri, bu sefer ürpererek özleyecektin. Onun karadut saçlarını güneşin eliyle okşayan rüzgâr, seni sırtından vuracaktı. Renkleri karıştırıp ne olduğunu bilmediğin bir umutla ya da umutsuzlukla yıllarca baktığın gökyüzü bile sana; simsiyah, ürkütücü, küskünce, ellerini iki yana açarak çaresizce bakacaktı. O kapkara, en kara gecelerde yüzüne vuran ay, sakallarının arasından sarhoş bir gözyaşı gibi süzülürken ve yokluğuna, her aynaya baktığında avuç içlerinle çatlak, kırık, soğuk, asude çarparken düşlerine basıp ötelere göçecekti…

Beyaz Erdem

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...