Sen ve Ben: Kiraya Çıksak

Gece Gündüz
A A

Pencereden geceyi izlerken hayallerim konuşmaya başlamıştı yine, yıldızlar düşmüştü sanki saçlarımın arasına; oturdum bir köşeye yarı sarhoş, ellerime baktım. Ne şiir vardı ne de bir resim. Duvar sessizliğinde ve mütereddit bakışların gölgesinde sabaha kadar onları dinledim:

“Boş ver. Saçlarının rengi ya da bakışlarına düşen öğleden sonra gölgesi. Sonra anlatırsın. Viyana’dan bahset bana. Kimin şehriydi biliyor musun? Hemen aklına gelmiyor biliyorum. Benim de öyle hemen düşmez hafızama. Bilirim. Yaz yağmuru gibi bir anda gelir. Belki 1 günlük. Birkaç saat de olsa yeter aslında. Yetmezse bir mevsime sığmaz, temmuzda yanar göz kapaklarımız, eylülde düşen yapraklar gibi ıslak ve karşılaşmalı en karanlık sokaklarda. O zaman, toprak kokar her yer. Yalın ayak yürürsün. Ayak parmaklarının üzerinde süzülüşün, eklenir varlığına. Başına bela değildir artık uzayan yol ve Olympos’a koşan boşluk. Yanında bir erdem. Ellerine bak. Göreceksin. Kim bilir belki de görmeyeceksin. Sen yine de bak! Yaz ortasında. Göz bebeklerinde yeniden doğuş gibi.”

“Bileklerinin içini seven birine rastlamış mıydın hiç? Acele etme. Hatırlarsın. Yalnız güneşten sıcak avucuna yabancı. Ellerimiz kapandığı için. Işıksız. Havasız. Terlemiş. Biraz ot, biraz toprak kokan. Kimsin sen? Dante’nin büyüttüğü ortaçağ gülü. Uğultulu tepelere yaslanmış rüzgâr. Pencere kenarından ne kadar güzel bakıyorsun yüreğime.”

“Utangaçlığımdan susuyorum. Susuyordum. Konuşamıyorum. Konuşamıyordum. Bir kalabalık yanı başımızda. Hep sen konuş istiyorum. İstiyordum: ‘Dünyada sadece ikimiz olsak.’ diye geçiriyordum içimden. Sen öylesine büyüyorsun ve büyüyordun ki içimde, susamayı unutuyordum. Dedim ya bileklerin senden önce bakıyordu bana. Nabzın bir papatya yaprağı. Bacak bacak üstüne atışın. Koltuğu biraz daha bana çekişin. Gülümseyişin. Islak saçlarımın dibine akıyordu mutluluk. Fark etmedin biliyorum. Öyle yorgun durduğuma bakma. Parçalara bölüyordum seni. Yaban çileği oluyordu dudakların. Kırmızılaşan yanakların. Saçların öğleden sonraları. Boş. Temiz. Tertemiz. Sayfa gibi açılıyordu alnın. Umut veren. Kırlarda koşan sevgililer.”

“Sen ve ben. Bir düşü, düşleri düşün; sen ve ben. Göktaşı gibi yaklaşan kaderimizden kaçarken. Bakarsın. Durup bir daha bakarsın, mor fistanlı dağların uzaklığında. Dizini kanatan atlas çiçeklerinden bir elbise oluverirken yüreğim. Karaağaç gölgesini, saçlarının arasında gece sanıp uyuyan gözlerim. Bembeyaz. Sahiplenişin. Diğersiz. Hesapsız. Yensiz yakasız. Sen oradan uzanıp usulca gece yolculuklarında. Hazırlan! Lodoslaşacaksın belki de yanaklarımda. Samyeli kıskanırken esmeni, sığırcıklar uçuşacak kirpiklerinin üstünde. Kim bilir? Belki de yanından geçtiğim Mantarkaya olacaksın Kapadokya’da. Bir sofraya oturur gibi içime oturduğunu bilmezsin. Bilemezdin. Yemekten sonra içilen çay gibi güzellik tütsüsüyle hareleşen ellerin ve sensizliğe dar gelmiş dudaklarım. ‘Şekerin yerini biliyor musun?’ dese ve sarılsa gövdemiz.”

“Sonra sen ve ben, kiraya çıksak. Kokunla dolsa odalar. 2 ekmek, 1 paket efkâr sigarası, eve yorgun argın dönerken almayı unuttuğum homojenize yoğurt. Sarılsan bileklerime kadar. Unutkanlığıma gülümserken kapı aralığından. Sen ve ben. Kaçsak bu şehirden, 4 duvar unutkanlıktan. Papatya çatılı kır evleri yapsak, verandalar dar gelse. Koşsak yağız atlar misali. Yorulmak, acıkmak, susamak. Kalksa zihnimizden. Düşsek bir gelincik tarlasına. Sırtımızda kırmızı yapraklı şal… İçinde ellerimiz de var. Masmavi gökyüzü. Yutsun bizi. Mademki iştahımız var. Savrulup yırtılan tokluğum, mademki sol yanımdan ibaret, kızıl kara eflatun odalarda sensiz ölmemek. Bir düşün. Düşlerden taşın. Bir daha düşün. Sen ve ben; toz toprak, çanak çömlek, ıssız bir dağ başında dut ağacına bağlanmış iki ölümsüz dilek, müstahkem dallarda rüzgarla anlaşıp kiraya çıkan milyonlarca renk…”

Beyaz Erdem

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...