Sanat Tarihi Okumak

Gece Gündüz
A A

Sanat Tarihi Okumak

Kimseye anlatamadığımız duyguları betimleyerek sığındığımız “Sanat” diye bir kavram var. Neolitik çağlardan başlayarak birileri mağaralara resimler çizmişler, çentikler atmışlar, kalkolitik çağa doğru hayvanları evcilleştirip toplumsal yaşamın ve duygu dünyalarının bir aynası olarak totemleştirmişler.

Tigris (Dicle) ve Purattu’dan (Fırat) taşarak gelmiş, Mezopotamya Karumlarında kil tablet olmuş, Paktalos (Sardes) nehrinden ağır akmış, koruyucu ana tanrıça Kybele’nin sunağının baş ucunda Kral Alyattes imzasıyla aslan motifli altın paraya dönüşmüş, Yazılıkaya’da bulunan Hititler’in ortostatik kaya kabartmalarında 2. Tudhalya’nın sivri kukuletası ve sivri topuklu ayakkabıları olarak betimlenmiş, Girit’te Kral Nestor’un som altın kupasına, Miletos’ta Pers Kralı Hekatomnos’un mermer lahitine kazınmış. Atina akropolünde güneşin doğuşuna tanıklık eden Parthenon olmuş, İyonya’da kenger yapraklı çiçekler şeklinde sütunlardan Apollon’a sunulmuş…

Kızılırmak kıvrımında milattan önce 2000’li yıllarda Hattiler bayrağı Hitit Kralı Labarna’ya vermeseydi acaba bu coğrafyada sanattan ve sanat tarihi okumaktan bahsedilebilir miydi? Tümülüslere yemek artıklarıyla gömülür, bir Alman veya Rus arkeolog tarafından bulunur, müzelere mi koyulurduk?

Benim diyeceklerim son yüzyıla sığdırılacak ya da bir çırpıda okunup anlaşılacak şeyler değil. Lakin kitaplar pahalı, okul bir hayli sıkıcı, müzeler boş, kazılar definecilerin açtığı Dromosları takip eder. Likya Yolu’ndan Pamfilya’ya gitmek için arabamız, Evdir Han’da durmak için sebebimiz de yok. Evin serin bir köşesine oturup Tiberius Celius adına yapılan Celsus Kütüphanesinin mimarının Aquila olduğunu bilmek de bize yetmeyecek. Hep daha çok şey isteyecekler, kendi yetersizliklerini Bergama Krallığı gibi sunacaklar. Fakat biz yine üniversiteye gitmek için cebimizde yol parası var mı diye kirli pantolonlarımızı silkeleyeceğiz…

Berber Ufuk Abi, köyündeki caminin dünyanın en önemli ahşap süslemelerine ve örtü sistemine sahip eşsiz bir sanat eseri olduğunu benden öğrendiğinde sevinçle getirdiği bir bardak çayı içerken sanata olan iştahını benden önce höpürdetmeye başlamıştı bile. Babaannemin evindeki tombakların, şeker dolabında örümcek ağlarının altında eskiyen radyosunun ne kadar değerli koleksiyon eserleri olduğunu daha önce bana kimse söylememişti. Zira birileri bana bunu söyleseydi örümcek ağlarının kuşattığı radyo şu an yanı başımda olurdu.

Ama ben şunu biliyorum, değerli şeyleri zaman yok etmez. Nasıl ki binlerce yıl öncesine ait tunç sehpalar, boğa başlı kazanlar, Urne’ler, Fibula’lar, amforalar, Riton’lar, çanak ve çömlekler kazılarda bulunup en seçkin köşeye koyuluyorsa, değerinden hiçbir şey kaybetmiyor hatta daha da değerleniyorsa bize ait olanlar da bir gün baş köşeye konulacaktır.

Öyleyse Sanat, İstanbul’da fakir bir semt berberinde ya da İç Anadolu’nun ücra bir köyünde örümcek ağlarıyla örülmüş ıssız bir taş evde baş köşeye taşınabilir, bizimle yolculuklara çıkabilirmiş. “Tarihi okumak” kısmını nereye koyacağımı ise hiç bilmiyorum. Öyle ki sanattan sonra gelen ne varsa sıkıcı, değersiz, önemsiz olmuş gözümde. Sanat ve tarih yan yana geldiğinde oturduğum sıralar, dinlediğim dersler ya da anlamsızca baktığım tahtanın çok ötesinde bir kıymette hizalanır.

Hasılı tarih bildiğimiz gibi savaşlardan ve hızla akan yüzyıllardan ibaret değildir. Ağır, birikimli ve meşakkatli bir sanat kavramı üzerinde yükselir. Bu yüzden bunu iyi anlamak ve okumak gerekir ki “Sanat” arka planda kalan bir kavram değildir, uygarlıklar sanatlarıyla binlerce yıl öteden günümüze gelebilmiş, nefes alabilmişlerdir. Tartışmasız onun refakatinde ileriye ışık tutmaya da devam edeceklerdir. Zira o, her yüzyılda tarihe öncülük eden bir yel değirmenidir…

Beyaz Erdem

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...