Osmanlı’da Sosyal Tabaka ve Kul Sistemi

Gece Gündüz
A A

13. ve 15. yüzyıllar arasında şekillenmeye başlayan sosyal tabaka ve kul sistemi Osmanlı toplumunu anlama ve değerlendirme açısından göz ardı edilemeyecek başlıklardan biridir. Kuruluş yıllarında çok keskin bir sosyal tabaka olmasa da Bursa ve İznik’in fethi ve genişleyen toprakların getirdiği içtihatlar toplum yapısını bir hiyerarşik düzene getirdi. Fatih Sultan Mehmed Han’a kadar Türklerin devlet teşkilatı ve sosyal anlamda diğer Osmanlı toplumlarına nazaran daha yukarılarda yer aldığını görebiliriz. Bu hiyerarşi Fatih’in Türk veziri Çandarlı’nın idam edilmesine kadar sürer. Çandarlı Halil Hayrettin Paşa ve hanedanının İstanbul’un fethinden sonra idam edilmesiyle birlikte özellikle Osmanlı askeri ve idari örgütlenmesine Hristiyan kökenli devşirmelerin (çoğunlukla kölelerden mürettep) getirilmesi Osmanlı toplumundaki hiyerarşik düzeni Türkler aleyhinde değişikliğe uğrattı. 13. ve 15. yüzyıllar arasında:

Sultan
Tımarlılar
Kapıkulları
Lonca Teşkilatı
Tüccar
Köylü
Göçebe
Köleler

şeklinde olan sosyal tabakalanma, 16. yy’den itibaren özellikle taşrada örgütlenmiş, çoğunluğu Türk olan tımar topraklarına olumsuz biçimde tesir etti. Kölelerin kapıkuluna kadar yükselmesi, idari teşkilatta sadrazamlığa kadar çıkabilmesi tımarlı sipahilerin hem askeri hem de sosyal anlamda geri planda kalmasına sebep oldu. Bu yapılanma bir anlamda devletin bekası, padişahın iktidarını sağlama alması, kendisine karşı güçlenip tahtı ele geçirebilecek Türk hanedanlarının engellenmesi ekseninde uygulanmış olsa da şeri hukuka göre devşirme kökenli devlet adamlarının ve diğer idari görevlilerin de maddi ve manevi anlamda padişaha bağlı olduğunu tescilliyordu. Bu sistemde, devşirme kökenli tüm devlet adamlarının maddi ve manevi variyeti padişaha aitti. Aslında bu üç kıtada toprağı olan teokratik ve oligarşik bir devlet yapılanması için kaçınılmaz bir teşkilatlanmaydı. Öyle ki devletin idare merkezi olan saray bu teşkilatlanmanın ve sistemin en somut kalesiydi.

Fuat Köprülü: ”Muhtelif unsurlardan teşekkül eden her büyük imparatorluk için sarayın bir müddet sonra adsızlar ve soysuzlardan mürekkeb bir kapıkulu yaratması ve kozmopolitleştirmesi mukadder bir hadisedir.” derken sınıfsız bir Osmanlı toplumu olamayacağının altını çizerek vurgulamıştı. Devşirme sistemiyle Enderun’a girenlerin Türklerden daha kabiliyetli devlet adamı ya da askeri olduğuna kanaat getirmek bizi ciddi biçimde yanılgıya sürükler. Abbasi ve Bizanslılar için doğal addedilen bu durum Türkler için çoğu zaman anormal kabul edilmiştir. Fakat Osmanlı toplumu için şöyle bir gerçek vardı ki 16. yüzyıldan itibaren bazı taşlar gediğinden ciddi biçimde oynamıştı. Yeni bir hiyerarşi vardı ve bu hiyerarşi şu şekildeydi:

Sultan
Kapıkulları
Tımarlı ve Tüccarlar
Lonca Esnafı
Köylü
Göçebe
Köleler

Kanuni’nin ölümünden itibaren Hırvat kökenli devşirme Sadrazam Sokollu Mehmed Paşa ile birlikte özellikte devlet kademesinde ve politikasında zirveye tırmanan bu içtihat, başta saray çevresine en yakın ve en sistemli teşkilatlanmaya sahip kapıkulu sınıfının askeri ve idari yapılanmada önemli bir ivme kazanmasına neden oldu. Ahi Teşkilatı’nın can damarlarından birisi olan şehrin birinci sınıf esnaf grubu loncaların, Fatih ve Çelebi Mehmed döneminde yaptırılan İstanbul ve Bursa kapalı çarşılarındaki etkinliğinin artması, Kanuni dönemiyle birlikte tımarlılarla aynı imtiyaza kadar yükselmesine vesile oldu. Elbette bu imtiyazın loncalar lehinde değişmesinde, ödedikleri vergi ve devlet bürokrasisine yakınlıkları önemli bir rol oynadı. Bu minvalde bedesten esnafı daima ön plandaydı ve diğerlerinden daha yukarıda bir hiyerarşiye sahip oldu. Loncaya bağlı bir esnaf olmasına rağmen Lonca Teşkilatı’ndan daha üst bir kademede kendine yer bulan bedesten esnafı, Osmanlı’nın en prestijli ve en çok vergi ödeyen tüccarlarından oluşuyordu. Bu ticaret erbabı; lüks ticaret malları ithalatını, değerli taş ve mücevheratını, sandal ismi verilen pahalı ipek kumaşların alım satımını aynı isme sahip Sandal Bedesteni’nde yapardı. Burada tüccarlık yapanların, ticaret sicilinin temiz olması, “gedik” ismi verilen çalışma belgesine sahip olması ve birkaç kuşak bu işin içinden gelmesi zorunluydu. Kesinlikle devredilemez, alınıp satılamaz bir kapalı çarşı unvanı ve imtiyazıydı. Çoğunluğunu Rum, Ermeni ve Yahudilerden oluşan gayrimüslim tebaa oluştururdu. Lonca esnafı içerisinde ise çoğunluğunu Türklerin oluşturduğu daha kozmopolit bir yapı vardı.

Bu piramidin ortasında yer alan veyahut sınırları çizilen Müslüman Türk aileler; gerek tımar toprakları ve tımarlı sipahilerde gerekse tüccarlık hususunda mütevazı bir noktaya konulmuştu. Bir şekilde zenginleşen, sermaye birikimi olan Müslüman Türk ailelerin feodal ve güçlü bir yapıya dönüşmemesi için malları müsadere ediliyordu. Devlet zengin Türk aileleri hanedana rakip olarak görüyor ve bu konuda acımasız davranıyordu. Sivil mimariye kadar yansıyan bu tutum, halkın yüzyıllar boyunca ahşap evlerde oturmasına ve görkemli binalar yapamamasına kadar uzandı. Bu politikalar neticesinde Osmanlı toplumunda sermaye birikiminde, mimari gelişim ve görkemli yapılarda, sanatsal ve kültürel dinamiklerde ve diğer birçok konuda üstünlük gayrimüslimlerin eline geçmiş oldu ve güçlü Türk aileler ne başkentte ne de taşrada inkişaf edemedi. Ancak zenginliğini az da olsa korumayı başaran aileler ise bu variyeti vakıflar kurarak kendisinden sonraki nesillere aktarabildi. Zira devlet, vakıf yoluyla devredilen Müslüman Türk ailelerin malını müsadere edemiyordu. Bir anlamda Osmanlı’da birçok vakıf eseri ve unsuru olması bu sistemin olumlu sonuçlarından biri olarak günümüze kadar sirayet etti.

16. yy’den sonra kölelerin kapıkulluğuna geçişi hızlanırken tımarlıların bir sınıf aşağıya düşmesi ve tüccar sınıfıyla birleşmesi köylü ve göçebelerin erken dönemde olduğu gibi piramitteki yerinde bir değişikliğe neden olmadı. Fakat bir şekilde bu politika dolaylı da olsa göçebe Türkmenler ile devletin arasını açtı. Fetih politikalarında önemli bir işlevi olan göçebe Türkmenler ve onların taşradaki entegrasyonunu oluşturan köylüler devlet ile aralarına koydukları mesafenin bedelini bir şekilde ağır ödediler. Başkentteki savurganlığın ve uzun süren savaşların ağır vergi yükü Fatih döneminden başlayarak çoğunlukla onların sırtına yüklendi. İmparatorluğun birçok noktasında memnuniyetsizliğe neden olan bu tutum zaman zaman Anadolu’da isyanlara neden oldu ve bu isyanlar çok ağır biçimde bastırıldı. Sonraki yüzyıllarda Genç Osman’ın saray çevresini ve orduyu Türklerden kurma projesinin de başarısız olmasıyla birlikte devşirme köle sistemi 19. yüzyıla kadar piramidin en itaatkâr ve en gözde kul sınıfı olarak görüldü, kimilerine göre başarıyla uygulandı.

Şunu açıkça belirtmek gerekir ki, 14 ve 17. yüzyılları kapsayan zaman diliminde Enderun mektebinde verilen dini ve ilmi tedrisatın kaliteli ve son derece disiplinli olması orduya ve askeri teşkilatlanmaya da ciddi biçimde fayda sağladı. Küstürülen Türk kökenli tebaayı saymazsak toplum yapısında müreffeh bir atmosfer oluştu. Fakat Kanuni’den sonra apaçık göze çarpan padişahların otoritesindeki yetersizlikler, valide ve haseki sultanların keyfi uygulamaları, vezir-i azamların devlet idaresine liyakatsiz kişileri getirmesi, tımar topraklarının beylik biçimde alınıp satılması aslında bu sınıf piramidinin çok da sağlam ve güvenilir olmadığını kanıtlar nitelikteydi. Buna mukabil, Ekber ve Erşed Sistemi’nin saraya intikal etmesiyle, laların ve yine devşirme kökenli ulema sınıfının çoğu zaman töreyi hiçe sayarak aldıkları kararlara sadece onay veren güçsüz, psikolojisi bozuk bir padişah prototipi ortaya çıkardı.

Sonuç olarak -belki de- devleti içinde bulunduğu çıkmazdan kurtarabilecek Müslüman Türk kökenli ailelerin ya da idarenin desteğiyle otoriteyi yeniden sağlama, kapıkulunun tasfiye edilme ve ıslah imkanı, birkaç şeklen uygulama dışında Birun’un duvarlarının arkasında kaldı. Osmanlı toplumunun küçük bir beylikten devlete, oradan da imparatorluğa dönüşmesinde ciddi emekleri olan, anahtar rolü üstlenen, kolonizasyonu hızlandırmasına ve iskan politikasını başarıyla entegre etmesine rağmen yüzyıllar boyunca hem askeri hem mali hem de idari teşkilatlanmada alt sınıf muamelesi gören, çoğu zaman ikinci plana atılan Türklerin pasifize edilmesinin ağır ve telafi edilemeyen sonuçları Balkan Savaşları’nda kaybedilen topraklarla ve saliyaneli-saliyanesiz eyeletlerdeki isyanlarla bir kere daha gün yüzüne çıkmış oldu. Özetle: Kapıkulu, kölelerinin doğrudan ya da dolaylı olarak ele geçirdiği, değişmez olarak addettikleri toplumsal tabaka, yönetim ve bunlara -kan bağı olmadığı halde- riayet eden kudretsiz padişahlar imparatorluğun idari, mali ve askeri anlamda sonunu hazırlamış oldu.

Beyaz Erdem

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...