Kendine Benzeyen Birini Sevmek

Gece Gündüz
A A

Öznesi ya da nesnesi olmadığın bir paradoks olsa da ilgi çekicidir. Film seyrediyorum, alt yazılarda aynı cümle; kitap okuyorum, satır aralarında aynı cümle; muhtelif dudaklarda aynı cümle; birini seviyorum, aynı cümle ki sonra bunu kabul etmeyen bir yapım olduğundan, sevilmemeye dönüşen bir süreç… Doğruluğu bana göre birçok çelişki barındırsa da birçok insanın idealinde olan bir kavram.

Kendine benzeyen birini sevmek: Kendine benzemiyorsa kendine benzetmeye çalışmak ya da kendi istediği ölçülerde bir prototip elde etmek. Hayatın olağan akışını ters yöne çevirmeye çalışmak. “Aynı şehirde olalım, benzer işlerde ve ortamlarda çalışalım, gelecek planımız birbirinin kopyası olsun, ikimiz de bol acılı adana yiyelim, benim şalgamım da onunki gibi acısız olsun, ikimiz de Turgut Uyar okuyalım, ailelerimiz yalandan anlaşsınlar ve biz mutluymuş gibi maymunluk yapalım el âleme…” Bu mudur, kendine benzeyen birini sevmek? Yoksa onu kişiliğiyle, sözüyle ve ifadesiyle, düşüncesiyle, somut uzaklığıyla kabul edip bir ağacın gölgesinde sırt sırta vermek midir?

Farz edelim baskın bir rol oynadın ilişkide. İstediğin biçimde yönettin, kendi doğrularını kabul ettirdin. Ya sonra? Bu baskının hiç beklemediğin bir günde, eninde sonunda sana olumsuz bir biçimde geri dönme ihtimalini her zaman hesaplamalısın. Ya da hiç hesap kitap yapma boş ver. Sana birilerinin gelip söylemesini bekle. Bu süre içerisinde kendine benzettiğin kişiden sıkılıp onu tekrar farklı biri hâline getirmeye çalışırsın. Nihayetinde bu kısır döngü de yetmeyecektir sana.

Ben hiç böyle bir tabiata sahip olmadım. Olmak istesem de zaten yapamazdım. Belki sadece bu yüzlerden yıllar sürdü yalnızlığım. O bitmeyen uzun soluklu yalnızlıklarımda oturdum, epey bir süre izledim bu benzerlik oyununu. Beni ben olduğum için seven bir insana, hayatımda hiç rastlamadığımı fark ettim. Kendin olmak, kendi kişiliğini ortaya koymak, içinden geldiği gibi sevmek sadece lafta kalan kavramlardı. Kim bilir belki de Shakespeare diye biri yoktu ya da 75. soneyi iş olsun minvalinde yazmıştı: “Bir an sevinç duyarken korkuyordum sonra hemen, haydut yıllar çalar götürür diye hazinemi; bir an baş başa kalmaktan öte bir şey istemezken sonra diyordum ki: Âlem niye görmesin sevincimi?” Ben de can sıkıntısından okumuştum zaten!

Oysa herkes kendine yontuyordu Tors’ları. Savaştığımızı sanıyorlardı onlarla bu insanlar; kendilerine benzetemedikleri karakterleri görmüyor, duymuyor, dinlemiyorlardı. Hâlbuki ortada bir savaş yoktu, her şey olağan akışındaydı. Ben, yine aynı bendim; sigarayı bastığım küllük, yine aynı efkârla doluyordu. Konuşmak; sadece konuşarak çözmeye çalışıyordum bu paradoksu. Fakat ne yapsam fayda etmiyordu. Yalnızlıklara ve düşlere sarıldım, yattım. Ne birini bekledim ne de bekleyen birisi vardı. Kendimce anlam yüklediğim sarkaçlarda sallandım durdum. Derin uçurumlara aktı içim.

Hasbelkader anlamak, duymak ve görmek istemediler. Bu yüzden anlatamadık. Hırslarını, egolarını, duygusuzluklarını oyarak ve biçimlendirerek Karyatid’ler, Atlant’lar, masif mermerlerden heykeller üretip onları sevdiler. Öyle ya biz de isteyerek Hades olmadık; Persephone’ler kaçırmak zorunda kaldık yeraltlarına…

Beyaz Erdem

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...