İstifa

Gece Gündüz
A A

İstifa

Saatler, sabah 10:20 sularıydı…

Dışarıda sinir eden bir güneş, aklımda sevmediğim insanların silüeti.. Kendimi o sabah öylesine yorgun hissediyordum ki dünya az sonra yerle bir olacak olsa hiç umrumda olmayacak ve ben karanlık odamda tekrar uykuya dalacaktım.

Sonra bir an karar değiştirdim. ”Gitmeliyim, şu işleri halletmeliyim, kimseyle yüz göz olmaya gerek yok, hem işlerim azalırsa romanımı iş yerinde de yazabilirim.” diye düşünerek kapıyı vurup evden çıktım. Ayaklarım hiç gitmek istemezken onları sürükledim, içimden bir ses: ”Doktora gitmelisin E..”  deyip durdu. Dinlemedim, ben kimseyi dinlemezdim uyandığım zaman. Kendi kendimi suistimal ederdim. Ötesini düşünmezdim.

Yeni açılan dükkânların önünden yorgun ve bitap bir hâlde trene doğru yürüdüm, yürüdüm, yürüdüm…Treni beklerden kafamın içinde hâlâ o ses: ”Geri dön, doktora git, sonra eve dön ve yat bugün, dinlen.” diyordu. Kulaklığımı takıp onu bir kere daha susturdum. Trene bindim, uykulu ve sersem bir hâlde ensemi cama dayadım. Saatler neredeyse 13.30 idi. Birkaç dakika sonra karanlık tüneller bitti, trenden indim. Merdivenlerden çıktım hızlıca, hamamlı dar sokaktan iş yerine doğru yöneldim. Yaz gününde ne kadar güzel esiyordu o tarihi sokak, nice metruk ve asude duruyordu o eski çeşme….

Kapıyı açtım ve içeri girdim, o hiç kesilmeyen çekiç sesleri, kirli ve düzensiz bahçe, mütemadiyen kalkan ve ağaçlara sarılan duvar tozları, birbirine bağıran birkaç harç yapan işçi…Her şey her zamankinden daha sıkıcıydı. Sağa dönüp ofise çıkarken kapının açık olduğunu fark ettim. Az sonra olacakları hissetmiştim. Bir anda mutsuzluğum katlandı. İçeride aylardır tanıdığım şirket yetkilileri, sanki yedi kat yabancı gibi bakıyorlardı bana. O gün her şey saçma sapan ve haddinden fazla anlamsızdı…

Oturdum usulca, o her zaman cam kenarına çekip yerleşmeye çalıştığım içbükey siyah koltuk, adeta idam mahkumunun son sigarasına eşlik ediyordu. Sırtımla geriye ittiğimde artık gıcırdamıyordu, mermer bir blok gibi değiyordu sırtıma, ofisteki soğuk, kurşuni, masif ölüm sessizliğine o da eklenmişti. Fakat ben, deniz manzaralı susuyordum; martılar benim yerime küfrediyordu denize. İlanihaye yanımda oturan kıvırcık saçlı  yöneticinin suratına baktım, kafasını çevirip yüzüme bakacak cesareti yoktu. Bir anda o da diğerleri gibi ötekileşmişti. Söyleyecek çok fazla bir şeyim yoktu. Direnmedim. Zaten kovulmuştum ama adı ”istifa” idi. Oturdum istifa kâğıdını imzaladım. Bir kere daha insanların suratına baktım, ertesi gün gelip eşyalarımı toplayacağımı güçlükle söyleyebildim, derin bir mide bulantısıyla hızlıca kâğıdın diğer kısmını imzaladım ve masadan uzaklaştım. Kimsenin elini sıkmadan usulca çıktım oradan.

Garip duygular içerisindeydim. Uzun bir işsizlik ve parasızlık döneminden sonra bulduğum işi de kaybetmiştim. İşe gelene kadar bastırdığım iç ses artık kafamın içinde değildi. Göçüp gitmişti. Aklımın içerisi bomboştu. Caminin kuzeyinde bulunan çamurlu tuvaletlerden daha temiz olanına, bayanlar tuvaletine gidip elimi yüzümü yıkadım. Yüzümden damlalar düşerken bir bir, sırları dökülmekte olan kirli  aynaya baktım. Alnımdan akan damlaların sinir bozuculuğuna dayanamayıp saçlarımı geriye doğru taradım. Gittikçe çoğalan ve sırları dökülen kirli aynalara öylece bakakaldım. Ayaklarımda büyüyen çamurlarla, tuvaletin önünde bikarar durdum. Güneşe doğru kafamı kaldırdım, derin bir nefes alıp denize tarafına doğru yürüdüm. Onca zaman çalıştığım, emek verdiğim hiçbir yere bakmadım. Her şeye ve her yere kızgındım. Çıkarken gri demir kapıyı öylesine sert vurdum ki kapı neredeyse yuvalarından fırlayıp paramparça olacaktı…

İşlerinin yolunda gitmezliğine alışkın o adam, ben; geceyle gündüzün karışıp başka bir zaman kavramına dönüştüğü romanesk geçmişime birkaç saat içinde geri döndüm. Trenden indikten sonra ev yolundan doktorun yanına gittim. Bir sürü ilaç yazdı. Hiçbirini almadım. Geceleri M’ye kırgınlıklarımı, hayal kırıklıklarımı yazdığım fasılaların herhangi birinde -yazının orta yerinde duraksamış- hüzünlü gözlerle pencereden sokağa bakarken  içtiğim içkilerden aldım birkaç tane, doğrudan odama geldim…

Bundan sonra zor geçecek günler, parasızlık, işsizlik ve daha birçok alelade şey umurumda değildi. Bir anda kuş gibi olmuştum. Sanki çıkarken oradakilere tonlarca yük bırakmıştım. Bu hafiflikle ve sarhoşlukla kendi kendime gülümsedim, aklımdan tek bir cümle geçti.”Artık romanımı yazmak için daha fazla vaktim var.” Sabah uyandığımda yerde bulduğum telefon, derin uykularımı açamayan alarmlar, kulaklıkla bastırdığım iç ses, suskunluğum, vazgeçmişliğim; hepsi aslında benim yolumu çizen ve yönümü belirleyen şeylerdi. İnsanın bir yazgısı vardı ve onu kolay kolay değiştiremiyordu. Kaybettiğim bir şey yoktu. Aksine bunlar bendim, benim hayatımın parçalarıydı. Bunlarla vardım.

Geceler, gündüzler, yorgunluklar ve dinlenmişlikler de benimdi. Hepsi bana aitti. Okumak için ayırdığım bir masa dolusu kitabı artık okuyabilirdim. Tüm gün yahut uyanıp öğlenden sonra  gece yarılarına kadar soluksuz yazabilirdim. Sabahları kahvaltımı huzurlu biçimde yapardım, beyaz peynir, zeytin, domates, bir de patates kızartması olursa…

Bunları düşünürken bir kere daha anladım ki, bana göre değildi bu hayat kavgası, “şu saatte gel”ler, “bu saatte git”ler, hesaplar, kitaplar ve insanların mutsuzluklarının üzerinden yapılan dedikodular, hiç bana göre değildi, beni öteliyordu bu hengâme. Mutsuzdum, mutsuz ve yazamayan bir adam olarak beni yiyip bitiriyordu burası. Er ya da geç o işten istifa etmeyi aklıma koymuştum. Öylesine derin ve içselleştirerek anlamıştım ki ben oturup yazmalıydım, çok yazmalıydım, daha çok okumalıydım, daha çok yazmalıydım. Belki Boğaziçi’ne ayaklarımı uzatarak okuduğum ve saçma sapan bulduğum Ahmet Ümit romanlarından daha saçma olacaktı, kimse okumayacaktı, belki de milyonlar satacaktı ama şu romanı bitirmeliydim. Benim kavgam ve davam buydu. Ve daha da önemlisi ben ekmeğimi yazarak kazanmalıydım…

Dışarıda, 13 Ağustos Pazartesi.

Beyaz Erdem

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...