İstanbul Kiliseleri

Gece Gündüz
A A

İstanbul’da gezerken kafanızı kaldırıp “Sanki bu cami gibi durmuyor; farklı bir mimarisi var, biraz ürkütücü…” dediğiniz yapılar oluyor mu sizin de? Yanına yaklaşıp içine girdiğinizde kendinizi, bir anda zaman yolculuğuna çıkmış gibi hissettiğiniz, bu tesirle soğuk ama tuhaf bir etkiye kapıldığınız oluyor mu? Onlara uzun uzun bakıp tarihe not düşen izlerini şaşkınlıkla incelerken duvarlarından süzülerek binlerce yıl geriye doğru gidiyor musunuz siz de? Sorularınızın cevapları “evet” ise çok büyük olasılıkla, camiye dönüştürülmüş bir Bizans Kilisesinin içindesinizdir artık. Yaklaşık 2800 yıl öncesinde, tarihi yarım adanın üzerinde kurulan, Yunan kolonisi Byzantium’un pagan tapınaklarına kadar uzanan bu dini mimari inşa süreci; kentin topografyasında, Yeni Roma’nın da imzasıyla, daha geniş bir alana yayılmıştır. Böylelikle M.S. 313 yılında imzalanan Milano Fermanı ile birlikte Doğu Hıristiyanlığının başkenti olan Konstantinopolis; kiliseleri, manastırları şapelleri, Martyrion’ları ve daha birçok dini yapısıyla, Ortodoks Hıristiyan Camiası ve dünya mirası açısından çok önemli bir sembol hâline gelmiştir.

Erken Hıristiyanlık Dönemi(I-IV YY.) olarak kabul edilen bu zaman diliminden başlayarak İstanbul’da Erken Bizans(527- 841) dönemiyle devam eden bu inşa süreci, İmparator Justinianos zamanında, o devrin ve sonraki zamanların en görkemli kilisesini ortaya çıkardı. Dönemin ünlü Bizanslı tarihçisi Prokopius’un verdiği bilgiye göre, otuz bin kişinin inşaatında çalıştığı, devrin en hünerli mimarları Miletli İsidoros ve Anthiedemos’a yaptırılmış; 32 metrelik kubbe çapı ve plan şemasıyla günümüze değin muhteşem surette ayakta kalmayı başaran Ayasofya(532-537), dünyada bir eşi benzeri daha olmayan kubbeli bazilika olarak yapıldı. İstanbul kiliselerinin en görkemlisi olan bu yapı, hem mimari hem de uhrevi anlamda İstanbul’daki kilise tipolojisinin çok ötesindedir. Fetih dönemiyle birlikte camiye çevrilen yapı, günümüzde müze olarak hizmet vermektedir. Hemen yanı başında bulunan Aya İrini; bunların biraz daha güney batısında, İmparatoriçe Theodora’nın isteğiyle inşa edilmiş Küçük Ayasofya(Sergios-Bakhos) ise kentin bu dönemdeki diğer önemli kiliseleri gibi fetihle birlikte camiye çevrilmiş yapıları arasındadır.

Ekserisi ve en göz alıcı olanları, çoğunlukla Orta Bizans yani 842-1204 yılları arasında yapılmış olanlardır. Bunların hemen hemen hepsi, Osmanlı İmparatorluğu tarafından camiye çevrilmiş, pek azı günümüze orijinal hâliyle gelebilmiştir. Yapıların cephe süslemeleri, üst örtüdeki prizmatik tonoz geçişleri, erken dönemden daha farklı olarak cemaatin toplandığı 4 destekli Naos, Bema kemerinden başlayarak kubbeye kadar mozaiklerle süslenen iç mekan, Opus mixtum tekniğinde hareketlendirilen dış cepheler, apsis yönünde 3 boyutlu ışık gösterisi yapan gül pencereler, başkent tipi yani Kapalı Yunan haçı planıyla kompleks hâlde karşımıza çıkarlar.

Dönemin litürji ve mimari özetinin öncüsü olan Myrelaion kilisesi(Bodrum Camii), I. Romanos Lekapenos tarafından, 920 yılında aynı isimli imparatorluk sarayının yanına yaptırılmıştı. İlk defa Havariyyun Kilisesi’ne gömülme geleneğini çiğneyen imparator, kendisini bu kilisenin şapeline defnettirmiştir. Yapı, Ayasofya’nın 1/10’u kadar bir hacme sahip olmakla birlikte, Orta Bizans dini mimarisi ve sanatında en önemli örnektir. Yeni Roma’nın, Ravenna’dan başlayıp Thessaloniki’den(Selanik) geçerek Kudüs’e kadar uzanan farklı kilise mimarisinden, İstanbul’da kimliğini bulmuş standart bir yapı anlayışına dönüşümde, bu dönemde yapılan kiliselerden en önemlisi, klasik Bizans kilisesini tanımlarken adeta kilometre taşı rolünü üstlenen Myrelaion, devrin sembolüdür.

Bu yapı, hem sanat tarihi hem de mimarlık tarihi açısından Orta Bizans döneminden sonra İstanbul’daki Bizans kiliselerinin birçok konuda öncüsüdür. Bu kilisenin çağdaşlarından, İmparator I. Basileios’un emriyle inşa edilmiş, iç mekân süslemeleri elmas ve pırlantalarla yapılmış, o yıllardaki en görkemli yapılardan biri olan Nea Ekklesia hakkında çok fazla bilgi sahibi değiliz ama Myrelaion Kilisesi’nin ardılları, son devirde ortaya çıkan dehlizli tip Lips Manastırı(Güney Kilise/Feneri İsa Camii), Hagios Andreas(Kocamustafapaşa Camii), Pammakaristos Manastırı(Kuzey Kilise/Fethiye Camii); tek nefli tip olan İsa Kapı Mescidi, Khora Manastırı Pareklezyonu(Kariye Müzesi); yonca planlı tip olan Panaghiotissa Kilisesi, Panagia Kamariotissa (Heybeliada) Kilisesi gibi yapılar; Cyril Mango’nun belirttiği üzere İkonoklazma sonrasında değişen kilise planının, sadece Orta Bizans(842-1204) ile sınırlı olmadığını, Bithynia’daki(İznik civarı) manastırların prototipiyle başlayan, kubbeli orta mekân geleneğinin sözü geçen yapılarda iç mekân ve cephe süslemelerinde de kendini gösterdiğini kanıtlar niteliktedir. Dolayısıyla geçiş döneminden sonra başkent tipi dediğimiz, merkezde 4 destekli Kapalı Yunan Haçı planlı kiliseleri, İstanbul’daki Bizans dini mimarisi hakkında yol gösterici birer rehber olarak görebiliriz.

Gerçek anlamda Bizans kilisesini tanımlamak zordur ama bir başkent tipi dediğimiz 4 destekli, orta alan haçın merkezi olmak üzere, Narteks yani ana girişten apsis doğu koluna, oradan Bema’ya kadar uzanan haç kolları ve sütunlu bölmelerin tonozlarla oluşturduğu diğer uzantılar, İstanbul kiliselerini diğerlerinden farklı bir yere koymamız açısından önemlidir. Zira yarı kompleks dediğimiz 2 destekli kiliseler, daha çok Yunanistan ve Balkanlarda; basit 4 destekli ya da 2 destekli kiliseler ise Kapadokya bölgesinde kayalardan oyularak yapılmış halde karşımıza çıkarlar.

Elbette tüm bunları bin yılı aşkın bir imparatorluğun sanatı ve mimarisi içerisinde ağırlık merkezi kabul edemeyiz. Zira kubbeli bazilika olan Ayasofya’dan daha ihtişamlı bir yapı, 6. yüzyıldan sonra yapılmamıştır. Ama değişen koşullar, savaşlar, daralan topraklar, bölgenin sosyokültürel yapısı, ekonomik durumu, dini litürji ve mimaride daha mütevazı bir yapılanma içerisinde bulunmayı zorunlu kılmıştır. Bütün bunların çekirdeğinde İstanbul’daki yapılar ve bu yapıların banileri bulunur. Bu bakımdan İstanbul kiliseleri, Bizans kiliselerini kolaylıkla tanımlayabileceğimiz en kompleks ve en olgun örneklerdir.

Tüm bunların ışığında Bizans mimarisini, ağırlıklı olarak da dokuzuncu yüzyılla on beşinci yüzyıl arası Konstantinopolis bölgesinde inşa edilmiş olan kiliseleri inceleyen Robert Ousterhout, tasarım ve inşaat süreçlerinde en sık karşılaşılan sorunları dile getirmiş. Yazılı kaynakları, arkeolojik kayıtları ve özellikle de ayakta kalmış olan yapıları analiz ederek Bizans mimarisinin, özellikle dini yapıların bilindiğinden çok daha yaratıcı ve yenilikçi olduğu sonucuna varmıştır.

Ousterhout, ustaların tuğla ve harçtan çatı kiremitlerine, temellerden kubbelere kadar tüm malzemeleri nasıl seçtiklerini, ürettiklerini ve kullandıklarını kitabında enine boyuna anlatmıştır. Zengin cephe süslemeleri, mermer levhalar, mozaik ve fresklerle kaplı kilise iç mekânlarını, karmaşık ikonografik programlarıyla birlikte, yapı ustalarının görüşleri çerçevesinde konumlandırmıştır. İnanç ve ritüeller ekseninde oluşturulan Bizans kiliselerini, bin beş yüzyıl önce Eusebius’un yarım bıraktığı sayfalardan başlayarak Konstantinopolis ekseninde tanımlamaya ve tamamlamaya çalışmıştır.

Özetlersek; İstanbul kiliseleri, sadece Bizans’a ait yapılar topluluğundan ibaret değildir. Farklı cemaatlerin, oluşumların, mezheplerin, dinlerin yüzyıllar boyunca mabetleri bu kentte yükselmiş, inananlarının özgürce ibadet edebilecekleri bir kubbe altında toplanmalarına, hem Bizans hem de onun mirasını devralan Osmanlı İmparatorluğu döneminde hoşgörüyle yaklaşılmıştır. Fakat değişimin ve dönüşümün temelinde; şehre binlerce yıl hükmeden, onu baştan aşağı imar ederek doğunun incisi başkentlerden biri haline getiren Yeni Roma ve onun maharetli ustalarına yaptırdığı Bizans kiliseleri vardır.

Bu yapılar, kentin tarihi dokusunda, sosyokültürel yaşamında, topografyasında; nicelik ve nitelik anlamında oldukça büyük bir alan kaplar. Fakat günümüz restorasyon-koruma politikalarının; bilinçsiz, üstünkörü, dokuya zarar verecek biçimde müdahalesi, çağ dışı ideolojik yaklaşımlar, kentin hengamesi ve halkın duyarsızlığıyla günden güne tahrip olan bu göz kamaştırıcı eserler, konuya duyarlı insanların nezdinde “maalesef gelecek nesillere ulaşamayacak endişesi” uyandırmaktadır.

Beyaz Erdem

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...