Giyotin

Gece Gündüz
A A

Güneş de ellerimden kayar, sığmaz aklıma toprakta süzülen bitki örtüleri. Orada duru dallar salkım salkım, deliverenler budak budak; iklimlerin dışında kuruyan dileklerde gölgeyi seven isimsiz otlar ne zaman gün ışığında gülümser, rüya rüzgarlarında bir yaprak mı yalnızlığım, gökyüzüne açılan sâni camlar mı arkamdan usulca seslenen, hiç bilmem. Orada rengi solan çiçeklerin delice savruluşu, yitip giden düşlerin suskunluğunda bağıran kuzgunlar, son yazdan dalgın vedalar ve ötede eğilmiş sazlar…

Gezinirim arasında, yüzümde güneşe direnen yorgunluk, orada birkaç ayak iziyle gözüme çarpan ilk suç: Geceyi bıçaklayan dağların karşımda dizilişi. Hani bir tanrıçanın ayaklarını uzatışı gelir hatırıma, akşamüstünde hüzünden gerdanlığı, bileklerine sarılan ıstrancaların müeyyidesi ki bir ceza adasına dönüşmüş tarlalar. Ben o vakitlerde başaklara bakarım, eğilen, sararan, teni som altın kadar pürüzsüz; gövdesinde ince bir isyan.

Oysa Ekim bir giyotindir; başağın büyümesi, güzelleşmesi, serpilmesidir. Hem bir kurban gereklidir, belki binlerce ya da evine ekmek götüren işçinin ondan daha masum olduğunu kaderine nakış nakış işleyen, olay mahalinden bir hayli uzak Tanrı. Gözlerini yummaya gör, renkler değişir gecelerde ve hecelerde, siyah nehirler akar düşlerinin üstünden, sabahlar çatıda üşüyen kuşların sırtında durgunlaşır. Dedik ya ”Ekim Giyotindir.” O yüzden başakların  kaderi değişmez. Nadiren bir roman kapağında ya da sayfa arasında sürgünleşir. Çünkü başağın kaderi, biçilmek için büyümektir.

Hem öyle büyümek ki, kıyametler koparken içinde,  boynu milyonlarca vurulan ve herhangi bir öğleden sonrası Ekim’de parantezlerle kesilen bir acayip cümle. Çok da edepli ve içe dönük yeryüzü entrikalarının ucunda kıyısında bıkkın, biçilmeyi bekleyen ya da adı her neyse. Neyin tanrıçası olduğu çok da önemli değildir, boş vakitlerinde dışa dönük bir Ekim Cinayeti işler.

Oysa ne bir ses ne bir kan ne bir doku, etrafta herhangi bir iz yoktur. Yalnız göğüs boşluğunda, eski kanamış yaradan ibaret emaresiz bir Ekim vardır. Hem öyle şiirsel kanatır, öyle renksiz ve görüntüsüz bir katil bırakır ki kanamaktan ve kendinden usanmış halde  giyotinlenmiş düzlüklerde elinin dışına bakıp gökyüzünün kızılıyla onu sararsın. Satır başında ellerinden kayan zaten bir güneş vardı ya, artık onu aramazsın. Herhangi bir kış gecesinde sayıklayışların uyanır orada. Ne rüya ne düş ne de fiktif bir hikâye değildir; o sadece ve sadece hareli defter yaprağında, mütemadiyen mum ışığında yok olan Ekimsiz  sayıklamadır:

”… büyüyen gecem ve olabildiğince uzakta küskün yıldızlar, dokunuyorum ıslanmış buğdaylar, seçilmiyor aydınlıklar. Sen geçip gidiyorsun bütün aydınlığı böylece bırakıp sen deniz gök, büyüyen bir yosun geceye karşı, tam da sorulacak soru bükülen başaklara. Bir de maviler arasında, köpüren yalnızlığım sadece yaprak değil; gitmişlikte hüzünlü bir kervan, görmüşlükte morluğun acısı. Kulaklarımda duyulmayan kıyamet gürültü, orada sessizliği günlüklerden yırtan kareli hüzün, uçup giden kelimeler dalga dalga…”

“Her köpük bir fırtına, her deniz kalbimde sürüklenen hayalet bir gemi. Gülüyorum seni düşündükçe, gülüyorum avucumda matemden izin, gülüyorum yeryüzünün tüm sevgilerine. Orada sisler arasında görüyorum; her tüyüne çiçek bağlanmış mavi kuş, uçamayan kuşlar, Japon Gülleri uykularda, bulutlar birleşiyor alaca düzlüklerde, yaklaşıyorum yüreğim daralıyor yaklaşıyorum, ekinlerin ortasında kalbi parçalanmış bir korkuluk bana bakıyor. Dalgınlaşıyor görmüyorum, gözlerinden beslenen kırlangıçlara el açıp soruyorum, ikinci yeniden kopan bir şair misali, tuz kokan serinlikte uzayan saçlarının şiire dönüşen uçlarında soruyorum.”

“‘Ömrün neresindeyim, aşkın neresindeyim?’ Soruyorum konuşmuyorlar; anısız, uykusuz kokuyor kır çiçeği, menengiç ve tomurcuksuz gelincik. Değişiyor gökler şahane, burnumda keskin reyhan, anısızlık acı bir nane. içimden hızlıca düşüyor hayalin, zalim zalimane…”

Bu sayıklamaların ve “Ekim Giyotinleri”nin üzerinde sarkastik biçimde yürürken  bazen düşünüyorum da ne çok benzemiyoruz birbirimize. Ne çok anonim düş kırıklığımız var ve ne çok boş bırakılmış sayfa sonuyuz. O yüzden romansızlığıma ve yazılarıma bir imza olarak giyotinlenmiş ve Ekim’de yitip gitmiş, bilmem kaç yüz düş kırıklığını ayraçlayan başak kuruları kullandım.

Hangi mevsimdi hatırlamıyorum; seni kullandım, kalem kalem, sayfa sayfa,  yapraklar öylesine  hışırdıyordu. Sen ölüyordun, azıcık umut, kocaman Ekim, yaprak çoğalımı örülmüş saçların sabah düşlerinde; ben de bu rüyada ne var ki uçsuz bucaktım. Ses topladım, renk topladım derinden, geniş his ve hayal bahçelerinden. Özlem bir başına büyüyordu muhtelif düzlüklerde ve dağınıktı, imza değildi. Baktım ki olmadı münevveş gecelerde toplayıp buket yaptım. Sığmadı ellerime, ilk resmini çizen kalem misali giyotin dudaklarına bıraktım…

(Herhangi bir Ekim gecesi ya da öğleden sonrasızlığı.)

 

Beyaz Erdem

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...