Gelme İhtimalini Çöpe Atarak

Gece Gündüz
A A

Çöp tenekesine yolculuk…

Bir kere petrol yeşili yeleğiyle kuşları uçurası gelmiş; ikinciye gelmek isteyip bulut bulut koyulaşırken gelmemiş; üçüncüye saçma sapan ve biraz da savan gelmezlik; dördüncüye üşüyen ellerimde donup kalmış bir utangaçlıkla ceplerime sımsıcak hüzünle sokulan gelmemişlikmiş… Dar sokaklara girmeye çalışan; kırık farlı, kirli beyaz çöp kamyonu, hiç gelmeyiş ya da hiç gelmeyeceklikmişi aklına kazırken geçen zaman ve gelme ihtimalini, naylon poşetlere bağlar gibi sıkıca bağlayıp çöpe atmak için usul usul indiğin merdiven…

Gelme!

Öyle hemen kaçma. Dur! Anlat hadi. Acı gerçeklerden bahset onlara…

Nasıl anlatayım bilmem ki 4 zamanda ve ayakkabılarında toplanmış inkişafsızlık ya da başka bir hazin hadise. Ne söylesen ne yapsan nafileydi. Laf anlamazdı, anlatamazdın. Her şey, onun zihninde başlar veya biterdi. Hâlbuki başka bir kafa, kalp ve geleceği yola, betonarme bina gibi çakılıp kalmış biri vardı. Orada ve ona göre ötekiler çoktu; mum gibi erimiş gecelerin ve sen, hiçbir zaman yoktun. Her nasılsa burada 2 kişiydi. Görmediği, dokunmadığı masmavi duvarlarında kirpikleri, öylece duruyordu; yanıyordu zifiri karanlıklarda saçları, ısıtıyordu nefesi ağzından buhar çıkan kış sabahlarında, o hep mütebessim susuyordu. Düşlemek, özlemek veya aradan geçen zaman, kaybetmekten müstesna dönüşlerindeki yitip giden…

İhtimalini!

İçinde yaşaran, yeşeren çimenler onun ekildiği yerlerdi… Kendi kendine konuşurdun keyifsiz olduğun günler. Odana girerken kapıyı asabiyetle itişin, yokluğuna ve sessizliğine “Fahişe!” diyerek söylenmekti. Yine de sevdin. Gelme ihtimalini çöpe atarak, az ya da çok sevdin. Gelmese de umutlar ülkesi suya gömülmedi. Bir umuttu yaşamak, sana da yazarak onu yaşatmak kaldı. Hatta zamansızlıktan yakınırdı; sen, en geniş zamanlarına onu koydun. Kendiliğinden düştü raflardan, kırıldı. Toplayıp kapağını kapattın. “Gelmese gökten düşerdi belki.” diye de inandığın oldu içindekini unutarak. Bu defa tahatturla çok sevdin, çok özledin. Tahakkuksuzluk biraz da haksızlıktı. Tahakkümsüz eski bir ezber, ne kadar unutursan o kadar derinlerdeydi. Bak işte çoğu zaman emanet aşktı. Hem camit hem kimseyi sevememekti her gün. Her yer loş-sürgün batıktı. Nefes nefes yalnızlık, çocuksu saçlarını okşayan rüzgârsızlık…

Çöpe!

Göğsüne ağır bir darbe gibi inerdi geceler. Gelmezdi. Göremezdin. Özlemezdi. Özlemeye renk beğenirdin. Ruhun, 4 duvar elemle örülürken ona morlar yakışırdı. Sana içinden çıkmayan sarı bir öfke musallattı. Ona yine mor yakışırdı. Sen radyoda konuşurken siyaha çalardın; o, alttan yaralayan, “Ah kader…” deyip teselli bulduğun şarkı sözleriydi: “Hava ağır sıkıntıda sokaklar, sensin kaldırımlardaki bu iz, alışmaya çalıştıkça öfke gibi hasret büyüyor göğsümde sinsi sessiz, ışıkları yakın nedir bu his, yokluğunda sen de varsa, sen bu evde…” derken basardın düğmeye. Dururdu zaman. Yanardı göz kapakların, firari fotoğraflarına bakınca unutulmuş bir çirkinlikten başlardı güzelliği. Biraz iltifat, iştiyak, nisapsız hüzünler. Sonra üst üste titremeler. Dokunmalardan, duymalardan, tutmalardan imtina idi elleri. Yılların hatırı ve sürur can çekişirdi. Aramaz. Sormaz. Uslanmazdı. Solgun dudaklarında gül rengi, cümleleri açarken muallâk ah sen! Sana diyorum, kulağını dört aç dinle bak, sağır yürekli müjgan, çağrılmaya utanılan sevda: Ey güneşten önce batan, ayla beraber doğan kirpiklerim! Bir kibrit çak bakalım, kalbim oluyor mu infilak…

Atarak…

Tutarak sıkıca çözülmesin diye düğümler, dalgınlıkla çarptık mı bir tarafını metruk duvarlara, aktı mı gömleğimin sondan 2. düğmesinden kan olup… Delindi mi diye kaldırıp altını gece karanlığında ay karaçamların ardında kaybolurken defaatle, sefahatle bakmak, kızıl aydınlıkla umutlanır gibi umutlanmak ve hızlanmak… Evlerin ışıkları bir bir sönerken sokak lambalarına ulaşmaya çalışmak ki karşına dikilen kocaman ve gri bir çöp tenekesi olsun, orada bitsin sureti ve ona dair tüm genellemeler. Kaldırımlar, ağaçlar, gece sessizliği daha da acır, omuzlarından parmaklarına değin bir tutulmaya yakalanırsın. Elinde, gittikçe ağırlaşan ve kokmaya başlayan çöp poşetinden başka bir şey yoktur; usulca sol eline alır bir an önce kurtulmak istersin bu yükten. İstemek de bunaltır, sallarsın çöp tenekesine uzaktan. “Yarın gece gelmeyeceğim…” diye dönüş yolunda kendini avutmak, klasik birkaç günlük vazgeçiştir oysa. Her şey aslında apartmanın kapısına kadar, kaldığı yerden devam eder. Bir sürü sayıklamalar ve bir de üstüne sigara…

Albert Camus’nun Asi Adam’ı gelir aklına izmarite yaklaşırken duman, apartmana birkaç gece adımı kala: “Asi, kutsalı kabul etme ya da reddetme tercihiyle karşılaşmış olan adamdır… Her soru, her sözcük bir isyan edimidir, oysa kutsal dünyada her sözcük bir Tanrı lütfüdür… İnsan zihni açısından olası yalnızca iki dünya vardır: Kutsal dünya ya da isyan dünyası. Birinin yok oluşu, öbürünün boy göstermesi demektir.”

Benim zihnim ve kalbim için de bitmeyen bir isyan vardır. Kutsal dünyayı çoktan öldürdüm, gelme ihtimalini ise çöp poşetinden izmarite kadar soluyarak ve küçülterek çöpe attım. Ya olasılıksızdı ya da her gün, her gece bir kibritlik düşlerimle, atılmayı bekleyen sıkıca bağlanmış naylon çöp poşetlerinin içinde oluyordu infilak…

Gelme ihtimalini çöpe atarak…

Beyaz Erdem

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...