Doğu Roma’da Sanat-Mimari ve Constantinople

Gece Gündüz
A A

Constantinople yörüngesinde yaklaşık 1200 yıllık bir serüvene sahip Bizans sanatı, mimariye bağlı gelişim gösterdiği için başkent ve buradaki imar faaliyetleri, ona önemli ölçüde kaynak teşkil eder. Dördüncü yüzyılda Konstantinos Hanedanı’nın İstanbul’u başkent yapmasıyla birlikte oluşmaya başlar.

İmparator Konstantinos, İstanbul’u başkent yaptıktan sonra, başta Delphi’deki Apollon ve Olimpia’daki Zeus Tapınağı olmak üzere birçok heykeli, kıta Yunanistan’ından buraya getirtmiştir. Özellikle Yılanlı Sütun ve bugün Çemberlitaş’taki Porfir Sütunun tepesine dikilen gümüş Apollon Helios heykeliyle bunu taçlandırmıştır.

Kentteki sivil ve dini yapıları tamamlandıkça kiliselerin, Katholikon’ların, şapellerin, özellikle narteks kısmından başlayarak, kubbeye kadar uzanan mimari yolculuklarında; mozaiklerden oluşan tasvir sanatı, İkonoklastik döneme kadar eşsizdir. Sivil mimaride ise Büyük Sarayın Peristil’li avlularını kuşatan, pastel tonlarda cam mozaik Tessera’larla resmedilmiş av sahneleri, zengin Bizans üslubunun güçlü örnekleridir.

Floransalı Gezgin Cristoforo Buondelmonti’nin 15. yüzyıl seyahatnamesindeki çizimlerine baktığımızda Mese Caddesi dediğimiz, bir kolu Sultanahmet’ten tramvay yoluyla Kocamustafapaşa’ya, oradan da Yedikule İmrahor’a kadar gelen yolda; Konstantinos, Theodosius ve Arcadius forumlarıyla, eşsiz antik heykellerle ve abidevi anıtlarla donatılmıştır şehir. Ayasofya, Kariye, 12 Havariyyun Kilisesi, Sergios-Bakhos Azizlerine adanan Küçük Ayasofya; Aya İrini, Justinanus’un savaş durumunda şehrin su ihtiyacını karşılamak için yaptırdığı 336 sütunlu Yerebatan Sarnıcı, Ayasofya’nın önünden Marmara surlarına kadar uzanan 22.000 kilometrekarelik alan üzerinde kurulmuş Büyük Saray (yaklaşık 800 yıl imparatorluk buradan yönetilmiştir ‘330-1081’) gibi mimari unsurlar ise çok ayrı bir sanat ve mimari kapsamda değerlendirilebilir.

Bizans sanatının ve mimarisinin doruk noktası ise Ayasofya ile birlikte büyük sarayın batısında uzanan ve içinde Mısır’dan getirilen Dikilitaş’ın da bulunduğu Hipodromdur.

450 metre uzunluğunda ve 123 metre genişliğinde, kuzeydoğu-güneybatı doğrultusunda uzanan bu alana, günümüzde tramvaydan indiğinizde ayak basmış olursunuz. 2. yüzyılda Roma İmparatoru Septimius Severus tarafından konumlandırılan bu yapı, İmparator Konstantinos zamanında Roma’daki Colosseum’u gölgede bırakacak biçimde kapasitesi 100 bin kişiye çıkartılmış, antik heykellerin bulunduğu Spina duvarları yaklaşık 4 metre yükseltilmiş, yarışlara heyecan katsın diye pistin görüş açısı kısmen kapatılmıştır. Kehanet merkezi Delphi’den getirilen Yılanlı Sütun’un zeminine göz attığınızda buradaki kot farkını daha net algılayabilirsiniz.

Bunun yanı sıra tramvay durağının konumlandırıldığı alanda atların yarışmak için girdikleri, hipodromun kuzeydoğu sınırını çizen Carceres isimli bir yapı mevcuttu. Bu yapının üzerinde 4 adet devasa Bronz Atlar Heykeli bulunurdu. Bu göz kamaştıran heykeller, 1204 yılında Latin işgalinde sökülerek Venedik’teki San Marco Bazilikası’nın cephesine yerleştirilmiştir; tıpkı bugün İstanbul Üniversitesi’nin olduğu alanda bulunan Zeus Tapınağı Kapitolium’dan sökülen Tetraklar heykeli gibi başkentten Avrupa’ya kaçırılmıştır.

Hipodromun güney duvarı, yani Cankurtaran semtine inen yolun başında Sphendone duvarıyla yükseltilmiş, imparator locaları olan Kathisma’ya geçiş buradan sağlanmıştır. Günümüze sadece buradaki Spendone duvarı (bu duvarın yol hizasında bulunan kapı şeklinde bir boşluk duvarı vardır; içine girildiğinde uzun dehlizler halinde nereye gittiği bilinmeyen, suyla dolmuş bir tünel uzanmaktadır; muhtemelen burada imparatorların büyük saraydan hipodroma geçiş yaptıkları tüneller ve gladyatörlerin zırh giyindikleri odalar bulunmaktadır) ve Theodosius’un Mısır’dan getirtip 6 yılda diktirdiği Dikilitaş gelebilmiştir.

Şehrin giriş kapısı olan Altın Kapı, Yedikule surlarının merkezinde yer alırdı. Verde Antico ismi verilen Thessalia’daki mermer ocaklarından getirilen antik yeşil mermeri ve Marmara Adası mermeri olan beyaz damarlı Marmo Proconnesio, Ayasofya’nın payeleri ve korkuluk sütunlarında olduğu gibi anıtsal biçimde buraya donatılmıştı. 22 km boyunca uzanan surların en uzun kolu 9 km uzunluğunda devam eden Marmara denizine sıfır konumlanmış haldeyken 5.5 km uzunluğa sahip Haliç surları ise en kısa sur sınırı oluştururdu; tam ortada kalan 7.5 km’lik alan ise kara surlarıyla çevriliydi. Şehrin Haliç surları, diğerlerine nazaran daha tahkimsiz olduğundan günümüze gelememiştir. İmparatorluk Nekropol’ü, havariler kilisesinin olduğu Fatih Cami’sinin bulunduğu alandır. Fatih ölmeden önce Bizans İmparatorlarının gömüldüğü alana defnedilmesini özellikle istemiştir. Nitekim vasiyeti yerine getirilmiştir.

Özetle İstanbul’da başlayan Bizans mimarisi ve sanatı, içine Antik Yunan, Anadolu, Suriye, Balkanlar ve Kiev’in de olduğu bölgeyi alarak gelişim göstermiş ve çok geniş bir coğrafyaya ilham olmuştur. Hatta Osmanlı İmparatorluğu, hem mimari hem de sanatsal anlamda Doğu Roma’nın bu antik geleneğinden fazlasıyla etkilenmiştir. Şehrin erken, orta ve son döneme ait Bizans yapıları 16. yüzyıla kadar ayaktayken Latin işgalinde çok büyük zarar gören mimarlık ve sanatın başkenti Constantinople, 16. yüzyıldan sonra bilinçsiz ve barbarca müdahalelerle son taşlarını düşürmüştür.

Toparlarsak Bizans mimarisi ve sanatı, sadece 4. yüzyılda Hıristiyanlığı kabul eden, imparatorluğun doğu koluyla açıklanabilecek bir şey değildir. Onun kökleri Truva’ya kadar uzanır. Hatta efsaneye göre, ilk başkent yapılması düşünülen yer, Roma’nın köklerinin de uzandığı Truva’ymış. Efsane o ki Truva şehrinin sınırlarını iple belirledikleri esnada ipin boşta kalan ucunu bir kartal kapar ve onu İstanbul’a kadar getirir. Bundan sonra Konstantinos, başkentin İstanbul olacağını dile getirmiş diye anlatılır.

Bazilikaların ortasında 180 derece kendi eksenimizde dönüp plastik mimari yapı unsurlarına baktığınızda; İyon, Korinth, Kompozit başlıklardan ve kiliselerin Bema (Apsis ve Naos’u ayıran, Templon duvarıyla hafifçe yükseltilmiş geçiş alanı) kemerinden başlayarak kubbeye kadar uzanan tasvirlerinde, Antik Yunan etkisinin dinsel formlarla birleşmesiyle ne denli ihtişamlı ve hiyerarşik bir sanat sunulduğuna çok net biçimde tanık oluruz. Elbette bunlar 1000 yıllık bir kültür ve medeniyetin başkenti Byzantium üzerinden kısa bir özettir.

Kentin buna bağlı olarak gelişen sanat ve mimarisini özellikle Justinanus dönemi ve sonrasında kaleme alan yazarlardan, tamamlanan başkent İstanbul ve yapılarını anlatan Miletli Esykios’un Patria, yangınlar-tahrip olan yapılar vs içeren Malalas Vakayinamesi; Prokopios’un Peri Ktismaton-de Aedificiis’i; 7. yüzyılda Parestesis Ountomoi Chrronikai ve Chronicon Paschale; 8. yüzyılda Niketas Khoniates; 9. yüzyılda Theophanes Confessor; 12. yüzyılda Zonoros ve Kadrenos’un birlikte yazdığı Nicephorus; Latin işgalinden sonra 13. yüzyılda ise Petrus Gyllius ve Cristoforo Buondelmonti’nin seyahatnameleri, önemli başvuru kaynaklarıdır.

Beyaz Erdem

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...