Çağdaşlık ve Çağdaş Sanat Kavramı Üzerine

Gece Gündüz
A A

En genel tanımıyla Sanat: “Toplumların zihniyetinin sanatçılar vasıtasıyla dışa vurumu” olarak nitelendirilse de içi doldurulmadan daima yetersiz kalacak gibi görünmektedir. Öyle ki Sanat; bireyin iç dünyasıyla, toplumun kültür-ahlak-maneviyat normları ve değer yargılarıyla, rengârenk veya siyah-beyaz, mutluluk peşinde ya da kronik mutsuzluklarla, düş ve gerçekle kendine, birçok zıtlıktan faydalanarak referanslar bulabilme dil yetisine her zaman sahip olmuştur. Arno’nun tanımıyla sanatçı: “Egemen güçlere karşı daima radikal kalmayı başarabilendir, bu duruş içerikten çok biçimseldir.” En nihayetinde katı formlara, bununla beraber amorf sınırlara dönüşebilmektedir. Zira bu tanım, sanatçının hangi noktayı işaret ettiğini ve çağdaş sanatın asli görevinin ne olduğunu bizlere özetler gibidir.

Peki, bizden önce var mıydı? Renginin, dokusunun, üretim sürecinin uzamları neydi? Beşeri bir kavram ise yaratmanın büyük ortağı Tanrı, her dönem küçük ortaklarıyla çağdaş, yetenekli ve ölümsüz bir sanatçı değil miydi? O hâlde bu taklit edilemeyeni ve ölmeyeni hangi çerçevede görmeye çalışacağız? Kaldı ki bazen çok küçük bir çatı penceresi, kimi zaman uçsuz bucaksız bir tarla gibi düşlere sığmaz hâlde görünmeyeni oynayan bir şeyi ölçeklendirmek, parçalara bölmek o kadar zor ki. Bir kisveye, kılığa, belirgin bir surete sokabilmek de ona haksızlık olur.

Trajedilerden doğduğuna inanırım ben sanatın. Sosyokültürel çevresinde ya da farklı coğrafyaların iz düşümünde; çağını, çağdaşını en çok yansıtan, onun en çok önünde giden, onlara en kestirme yolu gösteren, değişmeyen acı bir sonla ilk ölen, trajedi kahramanları değil miydi? Hatırlayın, Hamlet’in zehirli kılıcının ucundaki ölümü; Sofokles’te Antigone, Moliere’de Cimri ve Hastalık Hastası, Beckett’da Watt, Rabelais’te Gargantua, Mehmet Rauf’ta Eylül, Yusuf Atılgan’da Aylak Adam, Racine’de Phaedra ve Andromak, Corneille’de Medea ve Horatius… Hepsi bizim duygularımıza, düşüncelerimize, umutsuzluğumuza, düşlerimize, egemen güçlerin ayaklarımıza taktığı prangalara özgürlük tercümanı olmak için yaşadılar ve öldüler. Akıllara ve yüreklere kazınmak gerçek ölüm değilse aslında onlar hiç ölmediler; kimi zaman kitap olarak kütüphanemizde, bazen de içimizde bir yerlerde yaşamaya devam ettiler.

Tarihsel bir kavram gibi algılanan Çağdaşlık ve çağdaş sanat kavramı, aynı zaman diliminde yaşamayan kültürler ve toplumlar için de geçerlidir. Aslında çağdaşlık, çağdaş sanat anlayışıyla yoğrulmak, tarihi aşan ve çağlar boyu aynı duygu ve düşünce ekseninde, ortak yaşam felsefesine sahip bireylerin bayrak yarışına benzer. Trajedilerin sürükleyip getirdiği çağdaş ruhlar, ortak yaşam felsefesine sahip olmayanların salt görüntü kalabalığına dönüşen anakara canlıları olduğunu daha nasıl anlatabilir ki? Avustralya’da yaşayan Maoriler’in, aynı apartmanda yıllardır oturduğum insanlardan ya da akrabalarımdan daha çağdaş olmadığını kim söyleyebilir ki? İyiyi, güzeli, ideal toplum ülküsünü, düşsel gerçeği sanata dönüştürmek, aynı felsefeyle yaşamak için illaki Picasso ya da Michelangelo, Campanello veya Aristo olmak şart değildir. Stendhal’ın Parma Manastırı’nda veya Monte Kristo Kontu’nun Kayalık Adası’nda zincire vurulmayı reddeden düşünceler de pek âlâ bir yerlerde buluşur. Çoğunluğun “kader” diye kendini kandırdığı ve aynı ahlaki çöküntüyle öldüğü zaman gemisine hiç binmeyecek birkaç kişi, Zeus’a savaş açmayı unutmuş da olamaz.

Öyleyse çağdaş olmak ve çağdaş sanat kavramının içini doldurmak, yaşadığın şehirdeki resim sergisine seninle aynı zihniyete sahip biriyle gitmekten çok daha müstesnadır. Bilhassa zaman, mekân ve bedenden münezzeh söyleyecek bir çift sözü olan başka şehirler, başka kültürler, başka toplumlar ve sanatçıları, acıları, mutlulukları, yıkımları, düşleri, hepsinin ötesinde trajedileri ve trajedi kahramanları vardır. Çağdaşlık ve çağdaş sanat kavramı, işte bu azınlığın, çoğunluğun erkine karşı omuz omuza, sırt sırta cesaretle, duruşunu bozmadan yürümesinde yatar.

Yaşar Kemal’in Çukurova’sında pamuk toplayan işçiler; Van Gogh’un tablosunda, Neruda’nın şiirlerinde, Dovzhenko’nun Toprak Ana’sında, Aiskhylos’un Prometheus’unda ve Varşova’nın duvarlarında çağdaşlığa, çağdaş sanat kavramının yürekli azınlığına; maskesiz, korosuz, Dithyrambos’suz, trajiksiz, keçi kılığına girmeden Prometheus’un izinden giderek muhafazakâr, baskıcı, egemen güçlerin karşısında akıl ve hür düşüncenin meşalesiyle yanıp kül olmak trajedisidir bir bakıma, bizi ayak tutan.

Bugün yaşadığım şehrin sözüm ona modern tiyatrolarında ya da Efes, Aspendos, Pergamon Cavea’larında; Euripides’in, Sofokles’in trajedilerinden eser yoktur. Diazoma’larda küçükbaş hayvanlar sessizce karnını doyurmakta, yarı baygın hâlde etrafı izleyerek geviş getirmektedirler. O güzelim trajediler ve trajedi kahramanları, binlerce yıl öncesinde son oyununu oynayarak sırra kadem basmışlardır. Gerçek ölüler ise trajedi kahramanlarının peşinden gitme zahmetinde bulunmayan, sahneleri meralara çeviren, kişisel çıkarlarını-erdemini toplumun özgürlüğünden ve erdeminden üstün tutan, çağdaş sanat ve sanatçı kavramından bihaber, hayvani içgüdülerle bir araya gelmiş monoton bir koronun oluşturduğu gürültü kirliliğinden öteye geçemeyen vızıltılardan oluşmaktadır. Kalın gövdeleri vardır, onu doyurmak kolay değildir. Yıkarlar, yakarlar, hile yaparlar, esareti severler.

Bense; duru, dürüst, özgür, erdemli gövdeler düşlerim. Sofokles gibi “Vücudum köle olsa da düşüncelerim özgürdür.” diyebilen trajik, cesur, çağdaş dudaklar ararım 21. yüzyılda…

Beyaz Erdem

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...