Ben Bir Roman Yazacağım – III

Gece Gündüz
A A

Bu sabah denizler, yosunlar, sensizlikler, güneşsizlikler, kıtlıklar sakindi. Durulmuştu her şey, hiçbir set, falez, lagün, günbegün kalbimdeki ıslak kayalıklara vuran dalgaları durdurmuyordu. Kolay çiçekler yanı başımda, koparılmayı beklemiyordu. Yoluna ölünecek ve sonsuzluğa gömülecek kitaplarım yoktu, bir kitaplık yapacaktım okaliptüs acılarımdan. İçimden gelmedi, yerimden kalkmadım. Sersemce söylendim: ”Ateş yakılır mıydı bu denizler ülkesinde? Isıtır mıydı çalı çırpı, ölmüş sevgi, kibritsiz tutmuş düşler, kendi sularına gömdüğün hüzünden köşkler; bir kocayemiş gölgesinde öğle vakti üşüyen ellerinin üzerinden damar çıkmazında sayıklaşın?”

Söylenmeyi bırak da şu ateşi yak ve kızart şu yalnızlığı, otur afiyetle ye! Aç hızlıca rengi solgun sayfayı ve  sersemce yaslan arkana, Hesse oku, adını bilmediğin otlara ahmakça uzan ve bir kere daha… Hani el ele koşuyordunuz rüyanda, nefes alamayıp gülerek durmuştun ve kendini yere bırakmıştın. Yanına gelip uzanmıştı, dirseğiyle dürtüyordu boşluğundan, süsenler boynunu gıdıklıyordu, sülünler alçaktan uçuyordu. Orhan Veli’den aklında kalan bir çift dize boyuyordu gözlerini masmavi, kararmakta. En çok kırlangıçları arıyordu gözlerin; hep onlarla konuşurdun, kara güneşleri silerdi yokluğunda.

Anımsayamadığım çok şey vardı. Fakat kırlangıçları saymayı hiç unutmazdım. Unutkanlık iç kanadında tek beyaz bir tüydü altından  bakınca. Hatırlamak ise bir uçkanlık. Ellerimizi rüzgar birbirine iterdi, tutuşamazdık. Birden irkilirdik: “Doğru ya, evi temizleyecektik.” diye iki yabancıya dönüşürdük güneş alçalırken. Yine akşam oluyordu, hep akşam olurdu ama tatlı yorgunluklar getirirdi kuşlar o düzlüklerde. Gidip çatıyı onaracaktım karanlık inmeden, o da silip süpürecekti ahşap döşemeleri, havalandıracaktı odaları. Pencereden güneşin batışını seyredecektik omuzlarımızı destek yaparak. Bana sorular soracaktı, hamileliğinden ve çocuğumuzun isminden bahsedecekti. O an:  ”Hadi bırakalım burada biraz büyüsün, kırlarda koşsun, ona kocaman uçurtmalar yapayım gülerek uçursun.” diye konuşmaya başlayacaktı kafamdaki saf adam. Hatta sitem edecekti, ikinci cümleden itibaren.

Kimi zaman karşımda o varmış gibi konuşurdum: ”Şimdi başlama yine okul buraya çok uzak, burada yaşayabilir miydik?”  gibi sorularla umudunu kırmaya. “Bayılıyorsun değil mi benim birkaç küçük mutluluğumu saniyeler içinde yok etmeye? Bazen seni hiç tanıyamıyorum, durduk yere mutsuz ediyorsun farkında mısın hem kendini hem de beni?” diyerek kapanırdım içime. Bazense sofanın yanındaki sandalyede oturuyordu. Konudan konuya atlayıp: “Bir çay koyalım da içelim.” demek isterdim ama cümleler ağzımda ıslanırdı, kızdığında yanına yaklaşılmazdı. Zaten çaydanlık, bardak ve şeker de yoktu. Her yer geçen sonbahardan kalma kirli, sararmış yapraklarla ve çamurlu yalın ayaklarının topuğundan kopmuş birkaç parça izle doluydu. Bu halde çatıya çıkmak beni her zaman çok yorardı, güneşin altın dişleriyle ısırıp bıraktığı sıcak kiremitler henüz soğumamıştı, sırtıma hücum eden kronik sancı da henüz geçmemişti.

Yaslandım duvara, seyrettim hüzünlü yüzünü. ”O kadar çok kadın tanımamıştım ama ondan daha güzeli ve vazgeçilmezi neden yoktu hayatımda?” diye düşündüm. Daha ileri gitmedim; kütüphaneyi nereye yapabilirdik acaba, ikileminde gözlerimi usulca kırptım. Düşündüm, düşündüm, düşündüm durdum. Kitaplarımızın hepsi de aynı kalınlıkta değildi ki, öyle bir ölçüyle yapmalıydım ki küçük büyük hepsi sığmalıydı. Yakın olmalıydı yatağımıza, uyandığımda Hesse okumalıydım, yatarken Dostoyevski, öğle vakitlerinde Sait Faik’in hikayeleri iyi giderdi. Ya da hiç okumazdık; onların rafta, yanı başımıza duruşunu seyrederdik; mutlu çok mutlu olabilirdik pek ala böyle de.

Severdi  böyle şeyleri, düşüncesi bile onu heyecanlandırırdı. Ama bana okuduğu kitaplardan bir yaprak bile koparıp vermemişti. Kitap konusunda çok katıydı, iş yerinde ödünç alınmış kitaplar okurdu hep. Kimse ondan tek bir sayfa alamazdı. Fakat o çok severdi kitap kabul etmeyi. Çok mutlu ederdi birkaç kitap bırakılışı kalabalık masasına. Mutsuzdu, önleyemediğim bir mutsuzluğu vardı. Sebebini hiçbir zaman öğrenemedim; saiklerle arası iyi değildi. Böyle zamanlarda her şeyi bir kenara koyup onu sarı bir elbise içinde hayal ederdim fakat o başka renkler severdi. En son yanına gittiğimde siyahlara bürünmüştü, koyu renkler onun dünyasında mutsuzluk sebebi değildi, mutluydu,  Beyaz Geceler’i okuyordu. Fakat ben, süreğen kızgındım ve hissiyatsızdım ona karşı. Zoraki gülümsedim birkaç defa.

Sonra içimden hep gülümsemek geldi. İçeri girenler dikkatimi dağıtmıyordu. Pek umurumda değildi olup biten. O vakitler işlerim de pek yolunda değildi. Aslında  moralim çok bozuktu, pek konuşmuyordum,  o gökyüzü ve  şehir biraz kanıma karışmasa neredeyse zehirlenecektim. Yanındayken garip bir huzur vardı içimde. Hiç kalkmadan ölene kadar oturabilirdim oracıkta. Rüyadan gerçeğe inmiş ayaklarım biraz ağrıyordu, gözlerim gözlerinde dinleniyordu. Güzeldi, sıcaktı, sarılmaktı oralar. Dirseğimin  altında Beyaz Geceler duruyordu, çayımı yudumlarken onu daha çok seviyordum. Sessizce gülümseyen yüzünün aklımdan hiç çıkmamasını seviyordum belki de.

Ama Nastenka’yı sevmezdim ben, bu romanı da sevmiyordum. Ben bir roman yazıyordum zaten ona, hiçbir zaman okumayacağını bilmenin verdiği hüzünde kaybolurken yazıyordum. Onun için kurduğum köprüler, cümleler kalplerimizi birbirine bağlamıyordu artık; öylesine bir kopukluk, terk edilmişlik vardı ki hemen her şey geceleri pencere kenarında yazılmış metinlerde, sayfalarda kalıyordu. Tüm bunları düşünürken yarı dalgın bir haldeydim,  ansızın fısıldadı lakin ne dediğini duyamadım. Biraz içim acıdı; yorgundum, acıyan içime karşı bile yorgun ve kayıtsızdım. Ne dediğini duyamamıştım, bir kere daha sormayacak kadar uzaklaşmıştım galiba ona. Kapının aralığı beni: ”Çık  git buradan.” diye itiyordu. Çık git buradan, deniz kenarından doğruca Guermantes Tarafı’na geç ve kaybol odalarda diyordu.

Bu yazının diğer bölümlerini okudunuz mu?

Beyaz Erdem

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...