Ben Bir Roman Yazacağım – II

Gece Gündüz
A A

Az yıldızlı, çok puslu, üşüten o gökyüzü ki pervazlar çekmiş, cam kırığı gibi girmiş dirseğime, kanamış akmış düşlerimin içine. Kıyısına vurduğum ta uçsuz bucaksız sahillerde, kurumuş balık pastırması kokuyorken ellerim… Godot, Dublin’de; Vedia, pazartesi akşamları telefonun bir ucunda; bizimkiler uykuda; ben, hiçbir yerdeydim. Yalnız, ıssız, tütünsüz, suratsız bekliyordum. Adasızlıkta mahsur kalmış; yazıverecek o kadar çok şey var, öyle çok şey vardı ki okyanus diplerinden koparak ıslanır gelirdi kâğıt, kalem, serencam… Dalgalar kayalıklara çarpınca dalga oluyordu, zaman mefhumu olmayan bu deniz ülkesinde. Nerede başlayıp nerede bitiyordu köpüklü yosunlar? Uğultulu tepelerden yüksele yüksele sele dönüşüyordu bulutlar. Bir mide bulantısıydı anılar, oda, kitaplar, Blake, Poe, Aragon, Cansever, Cumalı, Horozcu, Veli, Safa, Atılgan, Pessoa, Tarkovsky, Dostoyevski, Godard, Miro, Bernini, Goya, Homer…

Onursuz bir gül açılıyordu devrik, derin, en hazin anılar üzerinde; kanat çırp çırp çırp çırpıyordu, çığ çığ çığ çığlık çığlığa yankılanıyordu kayalıksızlıklarda, kayalık bulma ümidiyle. Balıkçı teknelerinin hışmıyla kaldırıyordum gözlerimi köpürmüş ufuklara fakat köpürmemiş satırlar neredeydi göremiyordum. Yazılmamış romanın yeri yurdu olmazdı. Bir sayfa, numara, kanamayan bir şeyler arıyordum. Dalıyordum uzaklara, uzaklar yakına gelmiyordu; turkuaz yalnızlıklar, yeni sönmüş kutsallık, denizanaları gibi büzülmüş uykusuz gözler, şu romanın adını bulamayış endişesindeki sakallı yüz, bilmem kaç bin dokuz yüz, bir şeyler, bir şeyler…

Bitmeyen lanetli bekleyişler sıkmıyordu canımı. İçimde, geçen yıldan kalma çığlıklar; dışımda, kürek mahkûmu ağırlıklar; dudağımda, suskunluklar-suskunluklar ve fısıltılı semavi isyanlar. Anladım bitmiyor, bitmez; büyüyor ıstırabım. Duruluyor, duruluyor günbegün; dayanılmaz olmuyor artık. Uyanıp gelme sen! Delirmedim, sadece alıştım; delirmedim, sadece aradım. Kalpleri çıkarılmış bir ülke arıyordum ya hani; nihayet buldum. Gelirken eğildim dalgalara, masif yalnızlıklar attım. Düşündüm, düşündüm, düşünürken ada kuşları üşüştü tepeme. İzmarit attım, ıslık çaldım, susmadılar. Anlatmadım, anlatacak bir şey yoktu. Birikir, birikir unutulur giderdi nasıl olsa. Kuşlar bile bilmezdi, son sözümü söylemedim. Yine asude, pejmürde geldim onca yolu. Ağzımı bıçak açmadı. Kıyısındaydım, neredeyse söyleyecektim, söyleyemedim. Söylendim, söylendim…

Sen bir çekil ey denizler ülkesi! Çekil göreyim; ıslak kayalık, sahtekâr ay ışığı, ürkek gevşemiş ıstakoz, yırtılmış gümüş ağlar, zümrüt solungaçlı denizkızı, umutlara yorgan seren deniz karanlığı, fırtınanın kış ıslığı, indigo mercan, serseri lodos, bakışımlı midye! Akşam oluyor bak, bakın! Gecenin kıyısında parçalanmış bir sandal mavnası, dönerek uzaklaşıyor. Uzun yanık denizci türküleri de bilmem ki uğurlasam koşsam koşsam yetişsem yosunlu yalınayak alıp götürse beni. Ne mümkün? Birçok kayalık, binlerce kuşatılmışlık; o biraz kovulmuşluk limansız yüreğinden, yetmezmiş gibi anakaralardan def edilmişlik hâletimi parçalara bölen. Bakma hiç, bakma; bakmayın okyanuslar, bana hiçbir şey sormayın! Yükselin, sular altında kalsın tüm umutsuz, huzursuz, arsız duygularım. Yaklaşan, bir şeyler olsun, boğsun, püskürsün gökyüzüne. Öldürmeyecekseniz bırakın yazayım şu romanı; Nina’yı arayacak vaktim yok, Pushkin kadar dertli de değilim. Ben; üşümem, acıkmam, canım ekşi meyveler çekmez, milyonlarca kayalık örülmüş öte yanlara geçit vermez; kavuşamam dünyalarda, sürüklenirim sefine misali. Bedelini ağır ödedim ama satın alma gücüne tapmadım. Anakaralarda tutunamadım ben; tutunamadım saçılmış bir dağ gibi gecelerde bu yüzden, şu yüzden; şiirlerimi sabaha bağlar gibi bağladım ayakkabılarımı, düşlerimin kaybolmuş pusulası beni buraya getirdi. Çıktım yücelere, haykırdım:

Ey alargalar, ala kargalar, toz mavi okyanuslar, yaz sağanakları; boğmayacaksanız öldürmeyecekseniz bırakın beni. Bakma, bakmayın, görmeyin beni! Ne bir ateş ne bir kulübe karartısı; karşımda, batık gemilerin direkleri durmasın; istemiyorum sürgün mavilikler, götürün, hediyem olsun “o”na. Uzak kıyılara çarpan dalgalar, sağır ormanlıklarda yankılanan kronik uykusuzluklarım, bir hatıra deftersizliği, taze ve gergin telaşlarım, unutulmuş bir dildeki yazılar gibi ruhuna sunamadıklarım; hepsini ona götürün, onun karalarına bırakın. Ben, bu denizler ülkesinde ve ıslak yekpare kayalıklarda; midye kabuklarına, istiridyelere, orkinoslara, hatırımda kalan yelekli gökyüzüne yazayım şu romanı. Yalnızca bir sigara verin bana; binlerce gecenin sıkıştırıldığı dolu, ölgün, tütünlü hüzünlerle tutuştururum satırları. Isınırsınız, üşünürsünüz, okursunuz, okumazsınız, yırtıp atarsınız kim bilir birikmiş alacaklarınız. Çağırmayın beni, çağırmayın! Dünyalar ve baharda rengârenk açan çiçekler sizin olsun. Islak yosunlu yegâne kayalıklar, süngerli çakmaktaşı, kâğıtsızlığım, kalemsizliğim, bolca malzemesizliğim… Adımdan ve sessizliğimden size ne! Denizler ülkesinde, sandalsız, fenersiz, karasız, süreğenim. Düşlerimden yüzerek kaçıp geldim, bir taş buldum kendime, kahverengi gözlerime ilk oturuşun gibi oturdum gövdesine. Kasırgada balinanın karnına sığınmayacağım. Sadece karaları unutacağım, söz ver bana denizler ülkesi. Söz ver, zaman-mekân-olay hususunda düşünürken sular altında bırakmayacaksın değil mi?

Kime söylüyorum ki ben? Kime söylüyorum; duyuyor mu, işitiyor mu? Duysan da duymasan da korkmuyorum, her şey sütliman; çıkmayacak fırtına, yükselmeyecek denizler, kaybolmayacak yelkenliler büyük bir fırtınada. Bunların hepsi karasal alışkanlıklar; yazları sıcak ve kurak, kışları ılık ve yağışlı ayrılıklar, özlemler, ikliminde kaybolmuş imgeler… Buralara nasıl geldiler, kim sürükleyip getirdi, ne kadar kurular? Ceplerimi yokladım; yoktular, yoktular… Ayıp etmiş okyanuslar, kaptansız gemiler, batık güverteler…

Otur, yaz işte; sorgulamayı, beklemeyi, kızmayı bırak; boş ver, karaların dertleri bitsin artık. Hırs, ihanet, yalan, romantizm, drama, platonik, peşinden koşulan zaman yok. Burada dur! Bekle! Yasla sırtını kayalıklara, dinle denizin huzur veren kokusunu ve sesini dinle. Kal burada, ayrılma bir yere! Bak burada, işte burada! Utangaç iyotlu avuçların, denizin tuzu, yosunun pek de yeşili, Napoli mavisi, Santa Lucia-Santa Lucia mırıltısı, Venedik’siz ve sineksiz ölüm; yaklaşıyor iyi bak! Alabora ve sonra çapası kopmamış ahtapotlu batık düşler, paslanmış gemiler; benim o hüzünlü sisler, benim o elvedasız, münzevi alnında izi çıkmış med-med-med-med-med-med-cezirler…

Bu yazının diğer bölümlerini okudunuz mu?

Beyaz Erdem

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...