Aşk Emperyalizmi

Gece Gündüz
A A

Hürriyetin, eşitliğin, barışın, adaletin, dirilişin, davan, toprak anandır…

Dünyayı kurtarmış ve kurtaracak tüm ideolojilerin öznesi “o”dur. İnanmışlığın, gözü karalığın, ahmaklığın, proleterliğin, canını hiçe sayarak peşinden gitmişliğindir hani bir zamanlar. Dünyanın anlamsızlığında kocaman anlamların ve yaşama sevincindir.

Kalbin güm güm atarken mazide, neden ve sonuç ilişkisini saçma bulursun. “Hükümsüz, kimliksiz, mesleksiz, parasız, pulsuz, apolitik de yaşanılabilirmiş pekâlâ.” dediğin olmuştur. İşte o zaman zarfında, onun elhan yüzünde başlar illüzyon. Usul usul düşer gölgesi. Önceleri yağlı, ballı, bol kaymaklıdır. Sihirli şeyler ya da düşsel gerçekle beraber gelen, ikamesizlik hâli oluverir serde. Hoştur, çok hoştur onunla geçen vakitler. Her tarafına yayım yayım yayılır. Aklına, kalbine, gecene, gündüzüne nüfuz eder. Bununla da kalmayıp yakın ve uzak çevreni kuşatır. Yanında yoktur lakin yüzlercedir şuracıkta. O vakit heyecanlarla dolup taşarken sen ve bir başka sen, onun ve bir başka onun cümleleri sana “Dur!” der. Bayağı bildiğin, seni hayatından çıkarmak, daha da ötelere fırlatmak itiyadındadır. İnanmak istemezsin, inanmazsın. Şer koyarsın, milyonlarca defa aforoz eder, giyotine yatırırsın. Engel olamazsın, engel olunacak bir durum olduğuna inanmak istemediğin için kolundan kavrayıp gözlerinin içinde kaybolmazsın. Heyhat! Onun aklındaki cümleler, yıllarını birkaç dakikada yok sayar; çıkarma üstüne çıkarma yapar yüreğine, masum sivil umutlarını bir bir duvara dizer…

Bembeyaz elleri, yastığına işlediğin siması, tavrı ya da diğer metafizik yönleri seni tüketmeye başlamamıştır bile. O, böyle şeyleri sana tebliğ etmez. Sende yaşarlar; hak ve ekmek kavgasında, gizlice yaşarlar. Yolunda gitmeyen bir şeyler veyahut büyük haksızlıklar var ise kendin bulacaksın kuyruğunu; tutacaksın gökyüzünde kaybolmadan aşkının manifestolarını ya da öğrendiğinde oracıkta, sokağa atılmış bir şiir kitabı gibi süpürülmeyi bekleyeceksin. Yetmeyecek sana susmalar, çöp kamyonlarının zırıltısı. Gece karanlığında, kentin kirli ve soğuk duvarlarına vuracaksın kendini; boş duvarlara slogan hâlinde yazacaksın, satır aralarında altı çizili söyleyemediklerini. Olur ya konuşursan ne kadar uzak olursan ol konuşmak, içini dökmek, buzlarını çözmek istersen ancak ve ancak baskı ve dayatma hâlinde iletişime devam edeceğini de bilmektesindir. Onun şartları, hayatı ya da bakış açısı, kurduğu düzenin dinamikleri; geriye kalan her şey senin hislerin üzerinden sömürü unsurudur.

Yani?

Yanisi şu; emperyalizmin salt, kültürel ve maddi yönü yoktur. Duygusal tahribatları çok derindir. İçselleştirdiğin, sakladığın değerleri yok eder evvela. Mevzu bahis olan şeyi, emperyal devletler nezdinde somutlaştırıp genelden düğümleriz diye de düşünmeyelim. Bayağı basit ve spesifik düşünelim. Pekâlâ gücü elde edince buyurganlaşan ve seni tanımayan, öyle ki bu duygusal sistemin dışına atan da “aşk emperyalizmi”nin başında duran kişidir: Direndiğin, mücadele ettiğin, kaybedeceğini bile bile savaşmak zorunda olduğun, haksızlığına ve aşksızlığına baş kaldırdığın fakat hiç kımıldayamadığın…

Eeee, sonuç?

Sonuç şu ki: Âşıkken iliğine, kemiğine kadar sömürülürsün fakat ne yazık ki yıllar sonra bunun, aşk emperyalizmi olduğunu anlarsın. Düşünür durursun, kafayı yiyecek olduğun geceler ve sorgulamalar boşunadır. Kabullenmek iyisiyle kötüsüyle ve “Ne yazık ki…” kısmını silmek aklından. “Gerçekten sevdim…” ile avunmak. O kadarla sınırlı kalmaz. Sanrılar vardır. Bitip tükenmek bilmeyen sanrılar: “Beni ne cahil bıraktı?” sanrısı ya da diğerleri…

Bir ara kafanı toplayıp başkası için onun kalın, yüksek, ıslak duvarlarını nasıl ortadan kaldırdığını, pencerelerine güneşi ne kadar güzel düşürüp cumbasında ne çok üşümeye terk edildiğini düşünmek istemezsin. O çok özel kişi, iliklerine kadar dondurur seni, absorbe eder ruhunu. Vedasız ayrılıklar seyrinde, hüznünü azaltarak ve nefretini katlayarak senelerce; içinde ne için mücadele ettiğini bilmediğin perişan ve çığlık çığlığa kendinsizlikler, her gün yeniden başlayan yalancı sonlar… “Bir zaman, bir emek hatası olduysa, ya öyleyse…” tedirginliğinden kurtuluşunu da kutlamaya utanacak kadar kilitlenip kalmışlığın da; bu yıllar, bu emek ve bu kadın bir yok oluş hikâyesi değilse…

Hani nerede?

Dahası gitmiştir. Sıradanlaşarak çekip gitmiştir. Sömürüp gitmiştir. Senin aşk sandığın, yine bol düş kırığı olan ve yüreğine batan aşktır. “O da istemezdi sömürmeyi, aşk emperyalizmine bulaşmayı, belki de. Fakat fakat fakat…” demeler yok mu? Onlar, aşk emperyalizminden geriye kalan ve her tarafa saçılmış acı kırıntılardır. Üzerine basmadan, çiğnemeden, çalınmış düşsel özgürlüğünü ve yok sayılmış emeğini alıp uzaklaşmaktadır adımların…

Kentin kirli ve gürültülü şantiyelerinin arasından geçip eve doğru akşam yorgunluğuyla yol alırken yarısına kadar parçalanmış afişlerin önünde, sanki onun yırtılmış fotoğrafıyla konuşur gibi bir an durup söylenirsin. “Yok arkadaş! Yok arkadaşım, yoldaşım, olmamış düşlerim ve ölmüş sevgilim; hürriyetin, eşitliğin, barışın, adaletin, dürüstlüğün, paylaşımın, inanmışlığın, adanmışlığın, gerçek sevginin bir kişiye ağır geldiği bir düzen bu, değiştiremeyiz. Horlarlar, satarlar, sömürürler, kirletirler, sustururlar, değiştirtmezler; kendi hâlimizde ve kırgınlıklarımızla sabahsız gecelerde, odalarda yaşar, odalarda ölürüz…” diye derin derin iç çekerek gün batımına karşı mırıldanırsın. Tepende çığlık çığlığa kırlangıçlar, cebinde soğuk ve yüksek binaların gölgesiyle titremiş ellerin, spor ceketinin altında daha da üşüyen kalbin… Otobüsler tıka basa dolu, dükkânların camları buğulanmış, simitçiler son simitlerini kuşlara atıp tezgâhlarını toplamışlardır. Yürümek, yürümek, yürümek daha fazla yürüme isteğiyle kuşanırsın. Yanı başından hızla geçen hafriyat kamyonları ortalığı toza dumana katmaktadır…

Beyaz Erdem

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...