Anadolu Kentleri (Turcomania)

Gece Gündüz
A A

9. yüzyıldan 11. yüzyıla kadar süren 200 yıllık dilimde; Türklerin, Orta Asya’dan başlayan göç hareketleri boyunca fasıla verdikleri İran coğrafyasının da bu silsileye eklenmesiyle hâlihazırda Anadolu coğrafyasına hükmeden Doğu Roma’nın mimari ve kültürel senteziyle Anadolu’daki Selçuklu kent yapısı çekirdeği, yavaş-hızlı ve sistematik biçimde oluşmaya başlamıştır. 12. yüzyılın 2. yarısından itibaren Türk karakteri, Anadolu’ya tamamen yerleşmiş; Sivas, Kayseri, Konya, Erzincan, Erzurum gibi şehirler, bu kentleşmenin odak noktası olmuşlardır. 1271’de Anadolu’ya gelen Marco Polo, bölgeyi “Turcomania” olarak adlandırmış; Türklerin, daha ziyade hayvancılık faaliyetiyle ilgilendiğini dile getirmiştir. Yüzde 70 köylü, yüzde 30 şehirli nüfustan oluşan bu yapı, Ortaçağ Türk şehirlerinin, Selçuklu mimarisi ve kent yapısı ekseninde incelenip ortaya konulması gerçeğine vurgu yapar.

Mevcut bilgilere göre kentler, askeri amaçlı surlar ile çevriliydi. İç kale (Şehristan) ve dış kaleden oluşan bir şehir planlaması söz konusuydu. İç kalede bir Cuma Camisi ve saray yapısı; dış kalede ise açık pazarlar ve halkın ikamet ettiği mahalleler bulunurdu. Selçuklu Anadolu’sunun en karakteristik özelliği, çok merkezli olmasıydı. Selçuklu sultanları, her sefer sonrasında Dar-ül Mülk’e (Konya), yani başkente dönmezlerdi. Her mevsim başka şehirde kalırlar; Konya, Kayseri, Alanya arasında mevsimsel olarak dolaşırlardı. Çok merkezlilik nedeniyle anıtsal yoğunluk ve kentleşme seviyesi, birçok şehirde aynı düzeydeydi. Bu dönemde 200 civarında yerleşim yerinin, kent karakterinde imar ve iskân edildiği bilinmektedir. Sivas, Kayseri, Konya gibi kentlerin nüfusunun 100 binlere kadar çıktığı, Anadolu’daki Selçuklu mimari ve kültürel karakterinin, kent odağında anıtsal biçimde yükseldiği anlaşılmaktadır. Zira Türkler Anadolu’ya geldiğinde savaşlarla harap olmuş bir coğrafyayı devraldılar. Doğu Roma’nın son birkaç yüzyılı, Anadolu’nun harap olmuş dönemi olarak kabul edilir. Anadolu’da gösterişsiz, az miktarda kilise ve mezar yapısı dışında çok az şey Türklerin eline geçmiştir.

Helenistik çağda kurulmuş kentler üzerinde imar ve iskân faaliyetleri devam etmiş; bu kentler, plan ve entegrasyon açısından Ortaçağ Türk kentlerine ciddi anlamda öncü olmuşlardır. Şehir örgütlenmesi içinde Bizans dönemi unsurları, varlığını uzun süre korumuştur. Esnaf Loncaları ve Kent Panayırları bu örgütlenme içerisinde kolonizatör bir görev üstlenmişlerdir. Bunun yanı sıra Ahiler, Tarikatlar, Azatlı Köleler, Türk devrinin Anadolu kentlerine kattığı zenginliklerdir. Yeni bir şehir fethedildiğinde ordu komutanı oraya vali olarak atanır; kentin ihtiyaçları ve düzeni, “Muhtesip” isimli görevli tarafından, hukuki düzen ise şehirlerde kadılar tarafından sağlanırdı. Hıristiyanlar ve Gayrimüslimler “Cizye” olarak adlandırılan vergiyle devlete ve kentlere olan organik bağlarını idame ettirirlerdi.

Helenistik ve onu takip eden Roma dönemlerinde Anadolu kentlerinin, belirli bir yerleşim planı ve yapılaşması vardı. Kent çekirdeğini; en başta pagan tapınakları, daha sonra agoralar etrafında kurulan tiyatrolar, meydanlar ve çarşılar oluştururdu. Sosyokültürel yaşam döngüsü ve yerleşim alanları, bu geometrik plan şeması içinde yer alırdı. Bizans dönemiyle birlikte Anadolu kentleri, sistematik bir plan şeması içerisinde imar edilmemiş, antik mimari unsurların (tiyatro, agora vb.) yerini hipodrom, Augustaion gibi kapalı ve bağımsız alanlar almıştır. 10. yüzyıldan itibaren Haçlı Seferleri neticesinde Anatolia’ya gelen Ceneviz, Venedik ve Pizzalıların; İtalyan şehir devletlerinin bir benzerini Anadolu kıyılarında kurmak istemeleri, bu dağınık kent yapısının biraz daha girift bir yapıya bürünmesine neden olmuştur. Türkler; savaşlarla ile harap olmuş Anadolu coğrafyasına geldikleri 11. yüzyıldan günümüze ulaşan imar ve iskân faaliyetleri ile kadim Anadolu kentlerinin doğal dokusuna çok fazla müdahale etmemişler; bu unsurları, kendi geleneksel mimari ve kültürel dinamikleriyle zenginleştirmişlerdir. Ortaçağ Anadolu’sunda kentler; Bizans, Beylikler, Anadolu Selçuklu gibi farklı kültür ve uygarlıkların sentezine sahne olmuştur. Tespit ve tasnifi zor olan bu karma kent kültürü ve kentleşme, İstanbul’un fethinden sonra kolonizatör dervişlerin, ahilerin, yarı göçebe Türkmenlerin öncülüğünde daha homojen bir yapıya bürünmüştür.

Osmanlı döneminde daha planlı ve sistematik biçimde inşa edilmeye devam eden Anadolu kentleri, kendisinden önceki Bizans ve Selçuki sentezini; daha ziyade altyapı, temel, alan ve ilave biçimde desteklemiştir. Kent yerleşiminde yine surlar, en dış sınır olarak kullanılmaya devam edilmiş; dışarıdan içeriye doğru, dairesel bir plan şeması oluşturulmuştur. Bu şema: “Dış kale ve çevresi,” “iç kale civarındaki yerleşim alanları” ve “iç kale” şeklinde bir yaşam alanı ortaya çıkarmıştır. İç kalede; bir Cuma Camisi, şehrin yönetici kesiminin oturduğu konutlar, yönetim divanları, Beyt-ül Mal (hazine), küçük bir meydan, çeşme, hamam yapılarıyla kuşatılmıştır. “2. Alan” olarak ifade ettiğimiz İç kale civarında; birçoğu akraba olan ve çıkmaz sokağı meydana getiren konutlar, mahalleler, çok ince işçilikle üretim yapan sanat erbabı (kuyumcular, hakkâkler, sahaflar) da burada yer alırdı. “3. Alan”da ise şehrin ihtiyaçlarını karşılayan zanaat erbabının üretim yaptıkları yerler, çarşılar, pazarlar yer alırdı. Bu alan, dış surla sınır oluştururdu. Dış surun da dışında, bağımsız yapılar hâlinde dericiler, hayvan pazarları, salhaneler yer alırdı.

İç kale civarı; şehrin en canlı, sistematik, strüktürel ve kalabalık kısmıydı. Sokağın parselasyonuyla bütünleşen şahnişinli, cumbalı, saçaklı, haremlik-selamlık ve Cihannüma Köşküyle karakterize edilmiş geleneksel Türk Evleri burayı; boydan başa, cumbası dışa taşkın, aynı düzlemde ve bulunduğu mevkiye hâkim bir yapıda kuşatırdı. Çoğu taş ve kâgir yapıdan olan evlerin bulunduğu sokakta, genelde yakın akrabalar oturur ve bu sokağın sonunu, “Darb” denilen kapılarla kapatarak güvenlik ve mahrem alanlarını oluştururlardı. Sokağın ortasına doğru olan meyil, yağmur sularının kolayca akıp tahliye edilmesi biçiminde tasarlanmıştı. Sokağın zemini, büyük çakıl taşlarının arasına harç sıkıştırılarak yapılan taş döşeme, rıhtım döşeme ile kaplanır, bu da Arnavut Kaldırımı diye bildiğimiz yükseltiyi meydana getirirdi. Gerek sokak dokusu gerekse konut mimarisiyle bu alan, Türklerin Orta Asya’dan itibaren sürükleyip getirdikleri geleneksel mimari ve kültürel unsurların, sivil mimaride toplanmış güzel bir özeti hâlindedir.

1850’li yıllardan sonra sözde modern belediyecilik anlayışının kentleri ele geçirmesiyle bu doku bozulmuş, tahrip edilmiş; “çıkmaz sokak” kavramını, Geleneksel Türk Sivil Mimarisinin en güzel örneklerinden Cumbalı Türk Evini ve onu kuşatan mahalleleri ortadan kaldırmış; yerini, 1856 yılında meydana gelen “Aksaray Yangını”nda sonra ilk defa Luigi Storari tarafından uygulamaya konulmuş ızgara planına bırakmıştır. Anadolu kentlerindeki sağlıksız, doğadan ve doğal çevreden koparan bu kapalı ve kaotik plan; beşeri ilişkileri ve kentleri, hem mimari hem de sosyokültürel anlamda olumsuz yönde etkilemiş; kişileri, mülkiyet odaklı, yapayalnız, duygusuz, duyarsız bir varlık hâline getirmiştir. Kent sosyolojisi içerisinde incelenmesi gereken bu tahribat, modern insanın en büyük problemlerinden biri olarak algılanabilir.

Beyaz Erdem

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...