A Man Escaped (Bir Adam Kaçtı)

Gece Gündüz
A A

Nazi askerlerinin elindeki Montluc Kalesinde bir hücre, Lyon 1943…

Arka koltukta Nazi müfettişi ve yanında elleri kelepçeli, soğukkanlı bir adam… Hapishane yolunda dur kalk yapan bir otomobil… 107 numaralı zifiri karanlık kodese getirilen Teğmen Fontaine, şakağından kanlar akarken yatağa uzandı. Az önceki kaçma girişiminin başarısız olmasıyla birlikte, arabada bir hayli hırpalanmıştı. Üstüne ceketini fırlatıp kapıyı sertçe yüzüne kapattılar. Yatağının başucunda havalandırma deliği, diğer tarafta boyunu aşan bir pencere; sırtında kanlı bir gömlek ve başının altında at kılı basılmış kirli bir yastık vardı. Fakat Teğmen Fontaine kanlar içinde büzülmüş, yorgun, umutsuz ve şimdilik yapayalnızdı.

… Günler sonra kapı açıldı; askerleri kapıda gören Teğmen Fontaine yerinden doğruldu, soğuk merdivenlerden bitkin bir hâlde aşağıya indi. Elinde kirli bir mendil vardı; aldığı şiddetli darbe sonucunda şakağından akan kan yüzünde kurumuştu. Nihayet elini yüzünü yıkayıp diğer mahkûmlarla birkaç cümle de olsa konuşabildi. Hebrard ve cebinde İncil’den pasajlar taşıyan Rahip Deleyris ile fısıldaşırken “Parle pas!” (Konuşma!) diye bağırıyordu Nazi Subayları. Konuşmak ve alışveriş yapmak yasaktı. Düdük çalar çalmaz, tek sıra hâlinde diğer mahkûmları takip ederek hücresine döndü. Bir defa daha üzerine sertçe kapandı; meşeden, koyu kahverengi ahşap kapı. Oturdu, önce sırtını soğuk duvara verdi, daha sonra eliyle duvarı yokladı. Hafifçe vurdu ama ses gelmedi. Sonra pencereye tırmandı, aşağıya baktı. 3 adam ona doğru yürüyordu…

Film, 1956 yılında beyaz perdeye Bresson minimalizmiyle, Fransız direnişçi Andre Devigny’in gerçek yaşam öyküsünden yola çıkılarak aktarılmış, dönemin dikkat çeken “Prison Movie” türlerinden biridir. Başrolünde, Teğmen Fontaine ismiyle ön plana çıkan ve Bresson ile birlikte senaryoyu hazırlayan François Leterrier rol almıştır. Bunun yanı sıra Charles Le Clainche (François Jost), Maurice Beerblock (Mr. Blanchet), Jaques Ertaud (Orsini), Jean Paul Dulhumeau (Hebrard), Roland Monod (Rahip Deleyris) gibi isimler filmde rol almış, senaryo bu karakterlerle zenginleştirilmiştir.

Hapishaneden kaçış filmleri kategorisinde, diğerlerine önemli ölçüde referans olmuş bu yapım, Bresson’un imzasıyla tam bir belgesel (documentary) havasında sunulmuş; bu yönüyle “Esaretin Bedeli” ve “Alcatraz’dan Kaçış” tipolojisindeki efsane yapımlara öncülük etmiştir. Teğmen Fontaine’in akıllara durgunluk veren azmi ve kaçış planıyla seyirciyi kendine odaklamayı başaran filmde; karakterlerin mekân algısına uygun biçimde seçilmiş olması, film boyunca bu eksende ifadesiz ve yumuşak tonlamalarla devam eden diyaloglar, hapsedilme-özgürlük-kader biçimselliği, meşeden kapı-duvar-kaşık-kıyafetlerden örme halat ile somutlaştırılan hapsedilme ve özgürlük kavramsallığı, Bresson minimalizminin diğer dikkat çeken ayrıntılarından birkaçıdır.

… Fontaine; yatak, pencere ve kapıdan başka hiçbir şey ve hiç kimse olmayan bu odada daima ümitvar hâldedir. Avludan gelen silah sesleri ve saat 04:00 itibariyle çalan kilise çanı, onun kaçma planını günden güne perçinlemektedir. Hemen yan odada bulunan Mr. Blanchet ile olan pencere sohbetleri, 108 numarada kalan Orsini’nin soğuk yüzü, avludaki 3 adamdan gelen toplu iğne ve ailesiyle olan yazışmaların bulunduğu gizli mektuplar, umutlarını yeşertmektedir.

… Çamaşırhanede Orsini ile kaçış planları yaparken yine “Pas parle!” diye bir ses yükseldi. Sustu. Odasına döndü. Meşeden kapıyı inceledi. Birtakım sesler duydu, askerler yaklaşıyordu. Bu sırada yemek getirdikleri kaşığı çarşafın arasına soktu. Yatağına oturdu. Uzun uzun düşündü. Bundan sonraki günleri, kaşığın sapıyla meşe kapının döşemelerini usul usul aralamakla geçirecekti. İçtima sonraları Mr. Blanchet ile kaçış planlarını paylaşıyordu pencereden. Korkuyordu, Orsini’nin her şeyi berbat etmesinden. Aradan 3 hafta geçmişti; kaşığı meşeden kapının tahtaları arasına soktuğunda Orsini’nin 108 numaralı odasını görebiliyordu artık.

Karavana odaya gelmeden, açtığı tahtaların arasını boyalı gazete kâğıdıyla kapatıyordu. Bu rutin çalışma sırasında ansızın kaşığın başı kırıldı. Hemen ertesi gün avluda, drenlere su döktükten sonra içeri tek sıra hâlinde girerlerken önünde Rahip Deleyris, arkasındaki duvara bırakılmış kaşık, kirli yüzünde sakladığı sevinç ve Tanrı, yakında bir yerlerdeydi. Gece 10 sularında, Teğmen Fontaine karanlık göğün altındaydı…

… Yatağın döşeme tellerini yaylarından ayırmaya başlamıştı. Kesiyordu günbegün. Sonra kestiği telleri battaniyeden ve çarşaftan kopardığı kumaşlara sarıyordu. Minimum 40 metre ipe ihtiyacı vardı. Bu sıralarda Orsini, avluda yaptığı kaçma girişiminden dolayı yakalanmıştı. Dışarıdan silah sesleri işitti, Mr. Blanchet’a öldürülen kişinin Orsini olduğunu ve bu hissiyattan emin olduğunu anlattı. Doğruydu, Orsini’yi kurşuna dizmişlerdi. Artık fazla zamanı yoktu. Orsini her şeyi anlatmış olabilirdi. Annesinden gelen valizdeki tüm eşyaları hızlıca çıkardı ve gömlekler de dâhil hepsini yırtıp yatak tellerine sardığı kumaşa ekledi. Fakat hâlâ yetersizdi halatın uzunluğu. İçtima dönüşünde Mr. Blanchet gizlice battaniyesini ona fırlattı. Neredeyse tamamlanmak üzereydi ip.

… Öğleden sonra, soruşturmasının olumsuz sonuçlandığını okudular yüzüne; Fransız ordusundayken bombalı saldırılar yaptığı için kendisini ölüme mahkûm etmişti Almanlar. Umurunda değildi, kaçış planı çok iyi gidiyordu. Fakat o günlerde tedirginliği daha da artmıştı. Kaldığı odaya François Jost adında bir mahkûm daha gelmişti. Jost’a tüm planlarını anlatmaktan başka çaresi yoktu. Her şeyi anlattı ona. Artık 2 kişiydiler. İpi daha çabuk örüyor, yatağın içine daha hızlı at kılı dolduruyorlar, erketeye sırasıyla yatıyorlardı. Zaman zaman Mr. Blanchet’ın kaldığı odanın duvarına vurup riskli bir durum olup olmadığını sürekli kontrol ediyorlardı.

… Üçüncü bir ipi halata eklemişlerdi. Kaçmak için tam zamanıydı. Mr Blanchet’tan onayı aldıktan sonra meşe döşemeli kapıyı aralayarak koridordan hızla çatıya tırmandılar. Fontaine, sırtına aylarca ördüğü ipi yüklendi; arkasındaki Jost ile -alıştırma yaptıkları şekilde- usulca kancayı atacakları duvara doğru süründüler. Çok yaklaşmışlardı özgürlüğe. Fakat avlunun öteki tarafına geçmek için gece devriyesi atan askerleri de aşmaları gerekiyordu. Fontaine, gece 1’den sonra devriye değişimi olduğunu biliyordu. O zamanlarda nöbet kulübeleri boş oluyordu. Fakat bisikletiyle avluda sürekli devriye atan askerler, tüm planı alt üst ediyordu. Fontaine, geçiş noktasında nöbet tutan silahlı askeri öldürmek için sessizce, parmak uçlarında aşağıya indi. Elinde kanca vardı. Usulca yere bıraktı onu. Duvara yaslandığında kalbi duracak gibi atıyordu. Ayak sesleri yaklaştıkça ürperiyordu. Endişeliydi. Yakalanırsa her şey sona erecekti. Hemen kendini toparladı. Arkasını dönüp uzaklaştığı ve sigara yaktığı sırada askeri öldürmeyi başardı. Süratle halatın ucuna asılıp Jost’u aşağıya çekti. Artık son duvara gelmişlerdi.

Yukarı tırmandılar. Sirenler çalıyordu. İlerlediler. Özgürlüğe sıkı sıkıya sarılacakları ve kanca atacakları duvar, tam karşılarındaydı. Nöbet kulübesinde kimseler yoktu. Fontaine başını uzatıp devriye yolunu tekrar kontrol etti. Sesler geliyordu. Bisikletli asker devriye atıyordu sürekli. Eğildiler. Bu son ve en yakın şanslarıydı. Fontaine, ipin bir ucuna ayağını basarak karşı duvara fırlattı. Başarmıştı. Halatı çekmeye başladı. Kanca, duvara tutunmuştu. Son kez gerginliğini kontrol etti. Bir defa daha eğildiler. Tereddüt ve sevinçle karışık bir duygu içerisinde devriyenin uzaklaşmasını beklediler. Saat gece yarısı 04:00 idi. Devriyenin sesi kesilmişti. Çanlar derinden çalmaya başladı. Fontaine yerinden kalktı hızlıca. Hemen ipin altına yatarak bir cambaz gibi karşıya geçti. Duvardan aşağıya atladı. Arkasından Jost indi. Başarmışlardı. Teğmen Fontaine’in mükemmel kaçış planı tutmuştu. Gecenin dipsiz karanlığında gelen özgürlüğe ve gözlerindeki zafer sevincine Jost, şu cevabı verdi: “Keşke annem beni görebilseydi…”

Bresson sinematografisinde karakterler, güçsüz güçlülerdir. Onun kafasında canlanır, fotoğrafa düşer, yazıda ölürler. Oyuncular ve film birbirini yutmaz, at başı giderler. Sinemaya Chateaubriand gözleriyle bakmayı başarabilmiş ender yönetmenlerden biridir. Sinemasını anlamak için öncelikle doğaya-sanata-kendi hâlindeliğe; daha sonra da onun sözlerine kulak vermek gereklidir. Onun için “A Man Escaped,” Pickpocket ya da L’argent bir gösteri değildir.

“Çünkü gösteri, etiyle kemiğiyle var olan birini gerektirir. Fotoğrafa alınmış tiyatro ya da sinemadaki gibi bir gösterinin, çoğaltılmış kopyası olabilir. Bir gösterinin fotoğrafla çoğaltılmış kopyası ise tıpkı bir fotoğrafın ya da heykelin, fotoğrafla çoğaltılmış bir kopyası gibidir. Ancak Donatello’nun Saint Jean Baptiste heykelinin ya da Vermeer’in Kolyeli Genç Kadın tablosunun fotoğrafla çoğaltılmış kopyası, o heykelin ya da tablonun ne gücüne ne değerine ne de pahasına sahip olabilir. O resmi ya da heykeli yaratmaz, hiçbir şeyi yaratmaz. Hâliyle filmde yaşamı kopya eden ve üstünde çalışılmış duyguları tıpatıp örnek alan tiyatronun doğal havası kadar sahte bir şey olamaz.” diyerek aslında bu ya da diğer filmleri nezdinde, belgesel sinemanın önemine değinmiş; kamerayı, yapıtlarında “Hands of Bresson” imzasıyla kullanmıştır. Onun sinematografisinde eller; daima yüzlerden öndedir. Lyon’da, banliyölerinde gazeteye sıkıca sarılmış ya da ıssız tepelerde bir hapishanenin demir parmaklıklarında, köy papazının tozlu günlüğünde katı-soğuk-sessiz ve aşkın karakterin naif ve hünerli (Fontaine’in yemek kaşığıyla söktüğü meşe kapı) zaferlerini onlar temsil ederler.

A Man Escaped, Bresson sinemasının en akışkan ve somut hâlidir. Özellikle bu filmde karakterleri, mekân algısını da dikkate alarak oldukça ifadesiz bir şekilde sunmuş, onların fiziksel özelliklerini ve filmin akıcılığını bu sayede ön planda tutmak istemiştir. Bresson’da psikolojik oyunculuk diye bir kavram yoktur. Kişilerin daha ziyade ifadesiz, donuk ve jestikülelerle sürüklenen bir silsilede olmasını istemiştir. Her çekimin, her olayın bir sonrakine yol verdiği sahnelerin akıcılığı, bu tekniğin ve sekansın ürünüdür. 107 numaralı oda, avlu, çamaşırhane arasından mekik dokuyan Teğmen Fontaine; buradaki en güçlü öznesi, senaryonun varoluş simgesidir. Mr. Blanchet, pencerelerde ölümü bekleyen ve Fontaine’in beraber kaçma isteğine “Belki başka bir hayatta…” diyen fedakâr; Rahip Deleyris, “tanrı bizimle” vücuduyla gözlerine bakan; Hebrard, arada kalmışlığın ve ürkekliğin esir aldığı zihin; Orsini, bencilliği ve güvensizliğiyle kurşunlanan bir gövde…

Filmde soğuk gerçekçiliği desteklemek için kullandığı belgesel seslerin karşılığı (tekerlek gıcırtısı, kuşların cıvıltısı, rüzgârın hışırtısı) Mozart’ın C Minor Missa’sıdır. “Kulak, gözden daha yaratıcıdır. Bir sahneyi sesle değiştirebileceksem sesi tercih ederim. Bu, halkın hayal gücüne özgürlük tanır.” ibaresini, film müziği olarak Mozart ile beyazperdeye taşıyan Bresson; ustaca harmanlandığı minimalizmini, hapsedilmek ve özgürlük ekseninde, C Minor ile taçlandırır.

Beyaz Erdem

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...