21. Yüzyıla Kadar Sanat Tarihi Metodolojisi

Gece Gündüz
A A

Antikiteden 16. yüzyıla kadar Neoplatonist görüşün hakim olduğu sanat tarihi kavramı, Rönesans’ın kalbinde Giorgio Vasari’nin(1514-1565) sistematik biyografi çalışması, aynı zamanda modern sanat tarihinin ilk kuramsal çalışmalarından biri olan “Sanatçıların Yaşam Öyküleri”  isimli  eser; sanat tarihinde önemli bir nirengi, kilometre taşlarından biridir. Özellikle Roma çağında Plinius’un taslakları ile Antik Çağ’ın sanat algısı hakkında edindiğimiz bilgiler, Vasari’nin çağdaşı Lorenzo Ghilberti’nin de  yine 16. yüzyıl boyunca yaptığı çalışmalarla 17. yüzyıla kuramsal bir metotla aktarılır. ”Viteler” biçiminde sistematize edilen bu anlayış, temelde Neoplatonist görüş ile paralellik gösterir.

Öyle ki burada sanatçı, gerçekleri estetik biçimde ”tin”in yardımıyla form haline getirir.  Köklü bir sofistik geçmişe sahip bu olgu, Rönesans’ta farklı kollara dağılan büyük bir nehir gibidir. Temelde doğduğu yer ve altyapısı değişmeyen fakat kaynağı farklı sanat görüşleriyle  beslenen bu ilahi yaratım süreci, Tanrı’nın sanatçıya bahşettiği ilahi güçten başka bir şey değildir. Fakat 18. yüzyılın ortalarından itibaren  ortaya çıkan Johann Joachim Wincelman’in politik, kültürel ve folklorik sanat tarihi algısı, özellikle Pompei ve Hercules antik kentindeki arkeolojik çalışmaların odağında Neoplatonist görüşten kopar.

18. yüzyılda kurulan Paris Louvre Müzesi, Lonra British Museum, Viyana ve Berlin  gibi müzeler bu kopuşun habercisidir. 19. yüzyılda özellikle fotoğrafın bulunmasıyla beraber Wolflin’in formalist yöntemi sanat tarihinin yöntemini başka bir boyuta taşır. Giorgio Vasari’de ilahi gücün ifadesi olan Mimesis sanat; Wincelman’da insani ve kültürel coğrafyayı temel alırken, Wolflin’de kendi içinde formal bir bölünmeye uğrar. Dolayısıyla sanat eseri ve sanat kuramı biçimselleşir.

20. yüzyılda Erwin Panofsky’nin de ikonografikleştirdigi bu yöntem,  W. Hegel’in ”Tez, Antitez ve Sentez” kuramıyla(18-19 yy.) yani sanatın eleştirel boyutu ve yadsınırlığıyla felsefenin kavramsal bir alanına dönüşür. 21. yüzyılda dijitalleşen sanat bir taraftan devlet eliyle ”Müzeoloji”ye dönüşürken, öte yandan sermaye sahibi kesimlerin patronajlığında toplumla arasına kalın duvarlar örer. 20.yüzyılda sinemayla birlikte topluma kesintisiz biçimde ulaşma imkanına sahip olan sanat ve sanat tarihi; bu yüzyılda(21.yy.) yine karmaşık, sanallaşmış, izleyiciyi pasifize ederek metodolojisini kaybetmiş biçimde seyreder.

Ülkemizde Wincelman ve Wolflin’in geleneksel yöntemleri ve kuru metinlerle inceleme  ve Batı’nın kötü bir takipçiliğini yapan sanat tarihi eleştirmenleri; 21. yüzyılda değişen ve dijitalleşen sanat tarihi normları, varlıklı kimselerin patronajına hizmet eden sanat çevreleri ve sanatçılar, küreselleşen örgütlere dönüşmüş birer üretim aracı ve pazarlama senkronudur. Gombrich ve Hauser’in, Hegel’in felsefesinden yola çıkarak ifade ettikleri “Sanat tarihinin sonunun sonu” ilkesiyle Batı’da olduğu gibi ülkemizde de sanat tarihi kavramı; yöntemi ve alanıyla ilgili belirsiz, kaygılandırıcı bir gidişata sahiptir.

Geçen  yüzyılda cumhuriyet Türkiye’si ve Mustafa Kemal Atatürk’ün devrimleriyle canlanan sanat ve sanat tarihi olgusu, bugün ülkemizde; diğer sanat dallarından uzak, bağlamsız, ifadesiz, renksiz ve toplumdan kopuk betonarme binalarda gösteriş için yapılan sergilerden ibarettir. Şüphesiz bu kopuş ve ilişkisizlikte sanat tarihi disiplininin, sanat felsefesinin eğitimimizde ne kadar yer aldığı ve önemsendiğine dikkatlice  bakmak gerekir. Eğitim ve öğretim programlarımızı bu yönde yapılandırmadığımız, rehabilite etmediğimiz  sürece; dijital yüzyılın deformasyonunda, spesifik bir alanda ve bu zincirin son halkası olan sanat tarihi kavramı, 21. yüzyılın tüketim kültüründe eriyip gidecektir.

Beyaz Erdem

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...