Tanrı Parsellenmeden Önce

Gece Gündüz
A A

Aşk, kavuşunca biter mi?

Yani aslında benim kanaatim, bitmiyor. Mesela nasıl bir şey biliyor musunuz? Bir salgın hastalık var. Her 100 kişinin 95’i bu salgından ölüyor ve sadece beş kişi hayatta kalıyor. Aşk, kavuşunca bitmeyebilir ancak onun da belli koşulları olduğuna inanıyorum. Aşk, insani bir his ve her an yaşanabilir. Kavuşunca da o beş kişiden biri olmak mümkün olabilir. Şu an gözlerinizi kapatın, kendinizi Mekke’de düşünün. Çölün ortasında bir bedevi çadırındasınız. Hayattan gayeniz (sizin ve aşkınızın) nefes almak, kutsal saydığınız değerleri yaşatmaksa aşkı yaşatma işini o şartlarda, damı olan tek göz odada yapmak gayet de mümkün.

Şimdi, nefes aldığınız yere dönün ve bakın. Hayattan beklentileriniz, idealleriniz, yaşama sebebiniz… Bunlar sizi derdest edince yapmak isteyecekleriniz, o Mekke’deki kadın ile aynı değil sanırım. Mümkün olabilir ki o kadın, sizden daha kanaatkâr. Aslında belki açıkgözlünün teki. Ama yaşadığı coğrafya ve koşullar onu, kanaatkâr olmaya zorlamış olabilir. Az sorun, az dert; sadece nefes almak ve karnını doyurmak. O hâlde o kadın, aşkını kavuşunca da yaşatabilir. Ama sen ya da ben, yani biz, öldürebiliriz sevdiğimizi.

Geçen gün bir yarışma programı seyrettim. Bir adam ile bir kadın yarışıyor. Ödül, altmış beş bin TL. Kadın, geç kalmış olmasına rağmen, hatırlamakta güçlük çektiği cevabı vermek üzere basıyor butona. Ve bu, artık geç değil. Çünkü adam, cevabı bildiği hâlde ödülü kadına hediye ediyor. Bunu neden yaptığını sorduklarında ise; “Ben 1 TL tutarında oyuncak satıyorum. Son zamanlarda işlerim azaldı tabii ama yine de günde 30-40 TL kazanıyorum. Ay sonunda yaklaşık 1200 TL yapıyor. Alkol ve sigara kullanmıyorum. Ve bu para, bana yetiyor. Evet, paraya ihtiyacım var ama zannediyorum, hanımefendinin daha çok ihtiyacı var. Hem kitapları da kütüphaneden temin ediyorum. Bu sebeple kaybettiğimi sanmıyorum. Dediğim gibi onun, benden daha çok ihtiyacı var.” diyor.

Hayattan beklentilerimiz ve bu beklentilerimiz için çabalarımız… Çabalarımızın peşi sıra, hayatın bize dönütü ve kanaatkâr olup olmadığımız…

Aşkın tanımını biliyorsunuz ve bitti. Sizce gerçekten bitti mi? Sevdiğiniz var, artık sizi üzüyor ve sevgi bitti. Gerçekten bitti mi? Tükenmişlik hissi, sosyal yaşamınıza devam edebilmeniz için aşkı da sevdayı da bitirdi ya da ötekileştirdi. Aslında siz biliyorsunuz, aşkı da sevdayı da hem de iliklerinize kadar. Tam da bittiğini sandığınız noktada sarılırsanız acılarınıza, çektiğiniz acılar olgunlaşır ve meyvesini verir. Bu da aşktan üstün olur. Çünkü bunun adı, yangın. Ama bu, zahmetli bir iştir. Sevmesini bilmeyenin, sıkılınca çekip gidenin, zoru görünce kaçanın ve daldan dala uçanın başaramayacağı kadar külfetli bir iştir.

Mesela daha 18 yaşında kaçarak evlenen bir kız çocuğunun, sinesini döve döve pişman olmasına rağmen, ona acı veren aşkını terk etmemesi gibi. Belki de o, bunun adını bilmiyor. Yangınından habersiz henüz. Sabır zannediyor da olabilir. Aslında yıllar içinde, aşkı da sevdayı da çoktan aştığı muhakkak. Ama hâlâ mutsuz. İşte bu sebeple, içindeki yangınını tanımayanların sonu tımarhanede, yangınından haberdar olanların mukadderatı ise ilahi bir alemde.

“Hani o olgunlaşan acıların meyvesi nerede?” dediğinizi duyar gibiyim. Alev alev yanan Can’lara kulak verelim. Mevlana Celaleddin-i Rumi’ye, Şems-i Tebrizi’ye, Yunus Emre’ye, İmruü’l-Kays’a ve dahasına.

Tanrıyı parsellemişçesine, viski kokulu masalarda sevdiğinin beyaz atlı prensi olmanın hayalini kuranlara inat; sinir sistemleri kaybedilmiş, nefis ölmüş, kula kulluk son bulmuş, hiçliğe dönüş başlamış ve diller kalplere indirilmiştir.

Barış Özbek

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...