Sessiz Çığlık, Cezaevi

Gece Gündüz
A A

“Günaydın arkadaşlar; sayım var, sayım!”

Kendisinin de uykudan yeni kalktığı, ses tellerine kadar yansımış olan meydancı Diyar ağabey, biraz sonra koğuşa gelecek olan Baş Efendi ve iki memurundan haber vermekteydi. Nihayetinde geç kalmak gibi bir adetlerinin de olmadığı 3. koğuştan gelen seslerden belliydi. Sonunda, “1, 2, 3, … 21, … 32, … 36; son, Baş Efendi.” denildi. Bu sayede, olağanüstü bir durum yaşanmadıkça akşam sayımına kadar koğuşa memur girmeyecekti.

Meydancı, bizleri kaldırmadan evvel ekmek istihkaklarımızı almıştı. Koğuştaki tutukluların salt çoğunluğu, kahvaltı yapmak üzere mutfağa gitmeye hazırlanıyor; kapısı vurulmadıkça, penceresinden denizi seyrettiğimiz tuvaletin önünde sıra bekliyorlardı. Umulmasın ki fantezi değildi bu; koğuşumuzun denizi gören tek kısmı, kokusundan rahatsız olduğumuz için suyu sürekli açık olan ve faturasını bize kestikleri tuvaletti. Zamanla sahte kabadayı olduklarını harfiyen hesapladığım iki tutuklu ise elleri ve yüzlerini yıkamak için sırayı beklemek yerine, mutfaktaki lavaboyu kullanıyorlardı. Günlerce yaptığım gözlemler sonucu bu ve bunun gibi konularda aykırı davranış sergileyenlerin, fiili olarak olmasa da psikolojik olarak kurmak istedikleri üstünlüklerinde, aykırılıklarını bir koz olarak kullanıyorlardı. Onların pek çok kabiliyetli bireyler olduklarını da sanmıyorum doğrusu. Esasında onları güçlü kılan, ötekilerin boş vermişlikleriydi. Her ne kadar tek kalmayı, pek konuşmamayı yeğlesem de Altan ağabey ile hasbıhal etmek pekâlâ rahatlatıyordu ruhumu. Dışarıda uğradıkları haksızlıklara, kendi usulünce cevabını verdiğini iddia edenler; kendi adaletlerinin, en doğru adalet olduğunu savunanlar ve onları onaylayan kişilerle dolu olan bu cezaevinde, hiç kimseye güvenmemem gerektiğini öğütlüyordu bana. Ancak bu, mümkün görünmüyordu benim için. İnsanlara güvenmek zorundaydım. Kâfi derecede onların da bana güvenmesi, en ehemmiyetli olandı. Aksi halde bu dört duvar, soğuk ranzalar, katlanılmaz boş vermişlikler, güvensizlikler ve bencillikler çürütecekti hepimizi. Nihayetinde çürümüşler de yok değildi.

Saat 17:00 olmuş, Baş Efendi ve iki memuru sayım için tekrar koğuşa gelmişti. Uzun süre oturduğunuz takdirde kâfi derecede canınızı yakabileceğinden; iki kat yaparak, çamaşır ipi yardımıyla üzerine bağladıkları havluyla, kendilerince konforlu hale getirdikleri iskemleden kalktım. Sırasıyla dizilen arkadaşların yanında safımı aldım. Aramızda uykudan yeni kalkanların bulunması sebebiyle, seslerini doğru duyamadığını iddia eden Baş Efendi, sayımı ikinci defa tekrar ettirdi.

Meydancıya yemek dağıtımında yardım edenlerin sayesinde, çok geçmeden herkes yemeğini yemişti. Midelerini kandıran tutukluların az bir kısmı istirahata geçmiş, kalanlar ise dedikodu yapmakla meşguldü. Bense radyomu, sigara tabakamı ve kibritimi alarak mutfağa geçtim. Penceremize, demir korkuluklar üzerine teller ile uydur kaydır bir sineklik yapılmışsa da avluyu seyretmek pek güç değildi benim için. Radyo kanallarının arasından mahkûmlara yönelik yapılan yayınlardan birini bulmuş, türküler eşliğinde sigaramdan nefesleniyordum. Saat, bir hayli ilerlemişti. Gecenin sessizliği çökmüş, penceremde bir ben kalmıştım; bir de tam karşı çaprazımda, avlumuzun hemen üstünde nöbetçi kulübesindeki asker.

Nöbetçi değişim vakti gelmiş olacak ki birinin rütbeli olduğunu belindeki silahın kılıfından ve sallanan saçaklardan tespit ettiğim iki üniformalı asker, nöbetçi kulübesinin önüne geldi. Postalları ile kulübeye vuran rütbeli, kulübedeki askerin yanına gelmesine müsaade ettikten sonra, bir hışımla yüzüne tokadı indirdi. Yaklaşık üç metre kadar olduğunu kestirdiğim duvardan avlumuza düşen askere aldırış etmeden, diğer askeri oraya bırakıp gitmeyi planlayan rütbeliye, avazım çıktığı kadar bağırdım. Zannediyorum asker düşmenin etkisi ile baygın yatıyor, herhangi bir tepki vermiyordu. Bağırmalarımın neticesinde uykusundan uyanarak mutfağa gelen kimi katil zanlıları ve hırsız kılıklı adamlar, ne olduğunu sordular. Kısa bir özet geçerek ivedi bir vaziyetle askere yardım edilmesi gerektiğini söyledim. Şüphesiz rütbeli olduğu her halinden belli olan zevat, iki askeri de oracıkta bırakıp arkasına dahi bakmadan gitti. Kısa bir süre kadar pişman olup yardım etmesini bekledik. Yardımın gelmeyeceğini hesaplayan tutukluların da sesleri yükselmeye başlamış, askere yardım edilmesi için koğuşu ayağa kaldırmıştık. Siz buna isyan da diyebilirsiniz. Elbette ne maltamızın kapısı açılmıştı ne de avluya yardıma gidebilmiştik.

Adına isyan, intifa ya da yardım çığlıkları diyebilirsiniz. Öyle olsalar dahi sonunda tutuklular, boş vermişliklerini kenara bırakıp tek vücut olabilmişlerdi. Askere ne mi oldu? Sanıyorum nöbet yerini yüksekten atlamak suretiyle kendi terk etmişti ya da bu bir intihar girişimiydi. Teşebbüsünden dolayı, nöbetçi ve askeri bir hastanede, profesyonel ellere teslim edilmiş, psikolojik destek seanslarına çoktan başlanmış da olabilirdi.

Barış Özbek

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...