Prenses Saliha ve Kuması

Gece Gündüz
A A

Kahramanmaraş Merkez ilçesinin Cebeci köyünde, kendi halinde yaşayan bir ailenin iki kızından biriydim. Köy yerinde sözüm ona organik beslenmiş, besili kızların başını çekmiş olacağım ki “Gayet iyi bakmışsın kızına Mehmet emmi.” demenin başka bir yöntemine tanık olmuş; daha 17’sinde, çoktan görücü gelmişti hanemize…

Cahil babama sorsanız, muhtarın oğluyla evlenmem, hem benim hem de ailemizin akıbeti için en doğru karar olacaktı. Esasında çok değil; on üç, on dört haneli bir köy bizimkisi. Demem o ki: Eğer bu köyden gitmek, kendine yeni bir hayat kurmak gibi bir niyeti olmayan, kaderine boyun eğmiş bir ailenin mensubuysanız; muhtarın oğlu, sizin için beyaz atlı prensin ta kendisi olabilir.

Nasıl olduğunu pek anımsamıyorum doğrusu. Her şey oldubittiye getirilmiş ancak hayırlı iş bekletilmez düsturuna bağlanarak, kısa süre içinde oğlumuz Ahmet’i çoktan almıştık kucağımıza. Kaderime boyun eğmekten başka çarem olmadığını anladığım o evliliğimin ilk gününden beri, sadakatten ve yükümlülüklerimden asla taviz vermediğim kocama gönlümü de açmıştım. Çirkin adam değildi doğrusu. Ancak adına görücü usulü dedikleri ama her iki tarafın da aile büyüklerinden başka hiç kimsenin birbirini göremediği, görse de iki kelam edemediği, kesinlikle onaylamadığım bu usul ile nikâhına girdikten sonra tanıdım muhtarın oğlunu. Neyse ki babam, çok önceleri tanımıştı. Dedim ya besiliydim ben. Muhtar görmüş beğenmiş, oğluna yakıştırmış bir defa. Muhtar gelini oldun ya seni kıskanan komşu kızları dahi var. Nasıl bir çelişkidir bu Allah’ım, anlam veremediğim; benim acziyetime âşık olan başka besililer de var.

Beraber büyüsünler diye pek vakit geçirmeden, ikincisini Allah’ın rızası ile dünyaya getirdiğimiz çocuğumuzun da erkek olması, köy yerinde pek havalı kılmıştı beni. Ama hiçbir şey sandığım gibi olmadı. Önce bir İstanbul’a uğurladım muhtarın oğlunu. Bu gidiş daha öncekilere benzemiyordu. Daha hesaplı ve özenliydi.

Günler günleri kovalamış, hizmetkârı olduğum evde tabiri caizse canım çıkmış ve zannediyorum kocamı özlemiştim. Bir an önce gelmesini istiyordum. Gelmedi değil, dün gece geldi. Ancak yalnız değildi. Kendisini ilk defa gördüğüm, şüphesiz varlığından şimdi haberdar olduğum, teyzesinin kızı olduğunu iddia ettiği bir kadın vardı yanında. Geç saatte geldikleri için yaşanabilecek rezilliğimizin boyutunu hesap ederek sakinliğimi korudum. Esasında gelen kadının, bir teyze kızı değil ki öyleyse de o niyette değil; maksadının, evliliğime kuma olarak gelmek olduğunu idrak etmem pek vaktimi almadı.

Bu durum, benim için kabul edilebilir olmamakla beraber utanç vericiydi de. Sabahın ilk ışıklarına kadarki zamanı birlikte geçirmek zorunda kaldığım kadın; halinden pekâlâ memnun, varlığımdan rahatsız bile değildi. Bunca arsızlığa, pervasızca omzuma yüklenen acıya katlanmam mümkün değildi. Günün ilk vakti kurulan sofraya, muhtarın da eşlik ediyor olması kadını cesaretlendirmiş olacak ki boşalan çay bardaklarını dolduracak kadar samimiyeti çoktan bulmuştu.

Cahil babama haber saldıysam da yalnızlığıma terk edildiğim odamın sessizliğinden belli oluyordu. Muhtarın oğlunu ikna etmeye çalıştıysam da kati suretle fikrinden dönmeyeceğini beyan edip duruyordu. Şimdilerde idraki benim için kolay bir durumsa da o vakitlerde, “Kimi neye ikna etmeye çalışıyorsun Saliha!” diyemedim kendime. Şayet ikna olsa da teşebbüsü dahi katlanılmaz olan bu sızıyla nasıl yaşayabilirdim?

Daha fazla dayanamayacağımı anlayarak beni çağırdığını düşündüğüm o ebedi hayat yolculuğuna çıkmaya karar verdim. Önce bir abdest aldım; suçumu hafifletmekti sanıyorum niyetim. Daha sonra bulduğum ilk ilaç kutusunu eksiksiz boşaltarak su yardımı ile içtim. Ahmet’im, Efe’m; affedin, affedin bu garip annenizi…

“Salihaaa, Salihaaaaa, Salihaaaaaaaaaaa!”

Kaderimden kaçamadım. Hayat, tam da yakama yapıştığı yerden devam ediyordu. Kendisine epeyce yaklaştıysam da ölüm, iki omzumdan iterek kaderimi yaşamak üzere hayata geri gönderdi beni. Hastane, hemşire, doktor derken adli bir vaka olduğunu hesaplayan hastane yönetimi, polis memurlarına haber vermişti ve şöyle diyordu gazete kupürleri:

“Kahramanmaraş’ta bir erkek, eve kuma olarak ikinci bir kadın getirdi. Psikolojisi bozulup intihara kalkışan ilk eş, şikâyetçi oldu. Yerel mahkeme, kocayı beraat ettirirken Yargıtay, kararı ‘Merhamet ve sevgiyle bağdaşmayan kötü muamele suçu var.’ diyerek bozdu. ‘Erkek, 1 yıl hapis cezası ile yargılanacak.’ denildi.”

Evet, evet belki de hikâye hiç ilgi çekici gelmedi. Bazen bana da öyle geldiği olmuyor değil. Ama affınıza sığınıyorum, bırakalım şimdi beni bir kenara; haber editörü hakkında ne düşünüyorsunuz? Haber, gereğinden fazla sağlam ya da “Mahkemeye helal olsun.” demenin tam da yeri ve hatta kadınsanız, bu habere kahve bile içilir değil mi?

Eve gelen ikinci kadını, eş olarak gören bir haber editörü var ki bu medeni hukuka aykırı bir durumdur. Hukukun tanımlamasına göre o kadına, metres denir. Ama haberi okuyunca; eşe ilk eş, metrese de ikinci eş denilmesinden nedense rahatsız olmadınız, fark ettiniz değil mi? Belki de bir kadın olarak…

Huzurla kalmanız dileğiyle.

Barış Özbek

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...