Gönlümün Batısı Yurdumun Doğusu

Gece Gündüz
A A

Gönlümün Batısı Yurdumun Doğusu

Babamın anlattıklarını düşündükçe içime bir sızı düşerdi. Bıçak ağzı gibi bir sızı yüreğime saplanırdı. Bir soğuk savaşın ortasında, sinsi bir yağmur altında ata toprağını bırakmış; baskı ve sindirmelerin altında, yurdumun en uzak doğusunu terk etmiş, Göbü köyüne yerleşmiştik. Yani yıldızları kıskandırır cinsten gülüşünün hemen öncesinde, bunlar dökülmüştü dilinden.

Çocukluğum, bir hasır ranzada geçmiş; kimi gün aç kimi gün tok geçen gecelerin sabahında, horozların göğü delen ötüşmelerinin arasında, emekçisi olduğum tren raylarında bulurdum kendimi. Onlar öttükleri için güneşin doğduğunu sanıyorken ben, sırf onlar ötüşüyor diye her şeyin daha anlamlı olduğunu düşünürdüm.

Ağustos sıcağında iliklerime kadar hissettiğim, kasıp kavuran güneş ve damarlarımdaki kanın dahi ona hasta olduğunu harfiyen ezberlediğim, Neriman… Onunla konuşurken sanki yıldızlar dökülüyor üstüme. Uyuyup uykusuz uyandığım gecelerin sebebi ve kalbimin ritmini değiştiren kız. Kibrit kutusunda ilan-ı aşk ettiğim; ey aynamın sahibi, kokusunu bin ışık yılı uzaktan duyduğum yâr.

Tanıyacaktınız Neriman’ı o da çok sevmişti, tıpkı beni… Onun sevmeleri yanında, pek anlamsızdı benim hislerim. Hata da suç da benimdi. Anne ve babası haksız sayılmazlardı. Üstümde çul yoktu, başımızda dam akıyordu. Velhasılıkelam, ne köy olurdu benden ne de kasaba onlara göre. Ama Neriman, öyle bir Neriman’dı ki dinlemedi ailesini. İki kız, bir erkek çocuk verdi bana.

Şimdi ise ölümün kıyısındayım. Ne Azrail, Tanrının selamı ile gelecek bana ne de ben, onu öyle bekleyecek güce sahibim. Günah çıkarmak da değil niyetim. Mukadderatına boyun eğmiş aciz bir kulun, Tanrıya yakarışı benimkisi.

Varlıklı hayatı bırakmış, iki göz odası olan gecekondumuzda bana üç çocuk veren bu kadına; Almancı bir babanın küçümser bakışları, pek tabii beni de rahatsız etmişti. Kuru bir soğana yumruk atarak yediğimiz bir gecenin sabahında, olacaklardan habersiz, yine düşmüştüm yola. Tren raylarına terim damlıyor, balyoz sesinde ekmeğimin helalliğini kazanmaya çalışıyordum.

Derken mesai bitmiş, yönümü yine Neriman’a çevirmiş, koşar adımlarla gidiyordum o gecekonduya. Tahta ve bir ayağı sallanan masanın üzerinde veda mektubunu buldum. Bu kez öyle değildi ama yine kalbimin ritmini değiştirmişti Neriman. Şüphesiz babasının ağzından çıktığından emin olduğum cümleler ile çocuklarımızın kaderi için en doğrusunun bu olduğunu öğütlüyordu bana.

Bana sevmeyi öğreten bu kadına, “Gel…” diyemedim. Gelse de hiçbir şeyi değiştiremezdim. Ve ben, gittim. Kadriye’m, Fikriye’m ve aslan oğlum Sadık… Parmaklarını santim santim ölçtüklerim. Gecelerce yaşıyorlar mı diye nefesini dinlediklerim… Affedin beni!

Çok geçmeden hırkamı alarak; babamın da diline pelesenk ettiği, yurdumun en uzak doğusuna, ata topraklarımıza doğru yola çıktım. İnanın hırkamı değil, ben de bilirdim ceketimi alarak gitmesini lakin aç idim.

Her şeyi arkamda bırakmış, zor da olsa sil baştan yaşamaya karar vermiştim. Biliyordum, bugün arkamda bıraktığım kaderim, yarın hesap soracaktı bana. Çok vakit geçmeden babamın akrabalarını buldum. Yanlarında iş tutup hayatımı idame ettirmekti niyetim. Babamın Emizade’leri hayvancılık ile uğraşıyorlardı. Geçmişimden hiçbir izi fark ettirmeden yanlarında yaşadıklarım, beni gereğinden fazla önemsiyorlardı. Onlar beni önemsiyor, bense gözyaşımı içime akıtıyordum. Ve kara bir geceydim ben…

Herkes gözyaşlarımdan habersizdi. Geçmişimin izi, içten içe taşıyor, karanlığın karnında rüyalara dalıyordum. Mesela hayal kurmuyordum. “Hayal kurmak da ne haddine senin…” deyip duruyordum kendime. Herkes bundan habersiz. Yani ben öyle sanıyordum.

Peri…

Peri, deniz mavisi gözlere sahipti. Ona daha önce hiç böyle bakmamıştım. Ta ki ışıldayan gözlerini benden alamadığını fark edene kadar… Sanki geçmişimin acizliği, yüzüme yansımış da ikinci bir defa sevmeyi, sevilmeyi hak etmiyormuşum hissine kapılır dururdum.

Peri, gökte bir ay olmuştu; bense kara bir gece. Geceme ay gibi doğmuştu da yaşadığımı, nefes aldığımı anımsar olmuştum. Bu kez süreli, son anları maddelere dökülecek bir sevda değildi bu. Çok düşünmeden, hatta itiraf etmem gerekirse hiç düşünmeden; var olduğumu bana hatırlatan, o deniz mavisi gözlerin sahibi Peri ile evlendik. Peri’nin varlığı; birçok şeyi unutmamın, unutamadıklarımın da dibe vurmasının müsebbibiydi. İyi ki de vardı.

Çocuklarımın anası, benim de dert ortağım olmuştu. Üç kız, üç erkek çocuk babası olmuştum. Bütün özlemim, hasretim, sevgim; her şeyim, çocuklarım olmuştu. Her birinin var oluşu; vaktin, hiçbir engele uğramadan akıp gittiğinin kanıtı gibiydi. Ve o yıllar, beni yorgun düşürmeyi de başarmıştı. Öyle ki zaman hızlı ama vakit geçmiyor… Hasta yatağımda, kırık bir kalem ve okunası zor el yazımla anılar biriktiriyordum kendime. Dedim ya: “Azrail, belki de Tanrının selamı ile gelmeyecekti.”

Hasta yatağımdan kalkacak takatim, yok denecek kadar azdı. Ölümümü bekliyordum. Yüzümden okunan fermanımı anlamıyormuşçasına tebessüm ediyordu Peri. Misafirlerimiz olduğunu fısıldadı kulağıma.

Kadriye’m, Fikriye’m ve gözümün nuru oğlum Sadık… Ah! Kalkabilsem, sarılabilsem sizlere… Kadriye’m, ne de çok uzamış parmakların. Avuçlarınız değse ya yüzüme, kokusuna hasret kaldıklarım…

Gözlerimin çukurunu, alnımdaki çizgileri, boğazımın kırışıklığını; velhasıl beni süzüyorlardı. Belki de hâlime acıyorlardı. Şüphesiz sitem edeceklerdi; lakin anımsamaları bile mümkün olmayan bana üzüldükleri, gün gibi ortadaydı. Yıllar sonra, yerimden kalkarak öpe koklaya sarılamadıysam da onlara; zikrim, şükrümdü. Çocuklarım, artık birbirlerini tanıyorlardı. Geçmişimle yüzleşmiştim. Neriman, engel olmak istemişse de onlara, başaramamıştı.

İşte şimdi Azrail, istediği gibi gelebilirdi. Demir kapıydım, yıkılmazdım. Belim bükülse de…

Ve geldi; yanılttı beni. Hem de selam ve dua ile…

İşte böyle bahsetmiş dedem; satır satır ezberlediğim, nakış nakış içime dokuduğum tozlu defterinde.

Barış Özbek

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...