Dehlizin Sonu

Gece Gündüz
A A

Tepemdeki dam akıyor olsa da yağmur damlalarının sesi paha biçilemezdi. Şehir merkezine en uzak ormanın en ücra köşesine yaptığım baraka, benim yaşam alanımdı. Orman işgal harcı ödemedim de değil. Belki de bu orman ve baraka, yaşamımdaki benin özetiydi. Esasında yaklaşık dokuz yıldır burada yaşıyorum. Toz, duman ve tüm çevre kirliliğinden uzak olmanın faturası, bol oksijen ve gereğinden fazla acıkmak olsa da ruhları aç bırakan sistemlerden ve o sistemlerin adamlarından uzaklaşmanın, benim bu hayattaki en doğru tercihim olduğu kanaatindeyim.

Aslında bu barakayı dahi yapmak gibi bir niyetin sahibi değildim. Ta ki şu an olduğu gibi şiddetli yağan yağmurlar olmasaydı. Bana kalsa mevsimler şaşsa tek mevsim yaşansa ve yağmur, kar, çamur sadece çocukların yüzleri gülsün diye var olsa…

Demem o ki: Saçım, sakalım birbirine karıştığında, sadece ben ihtiyaç duyuyorum diye o makas kesse. İnanın bu bencillik değil. Önceliklerimi öyle ötelemişim ki çoğu zaman yemek yemeyi dahi unutuyorum. Onlar beni, kumsala doğru birkaç balığın hayatına son vermeye indiğimde görüyor; bense kısa kesip herkesten uzaklaştığım gibi o teknecilerden de uzak duruyordum.

Herhalde bir hayli zaman oldu şehir merkezine inmeyeli. Hasretimden değil de ara sıra kim ne iş tutuyor görmek istiyorum. Bıkkınlıklarım, hüznüm, sevincim, aşklarım, sevgilerim; yani tüm duygularım karmakarışık o beton yığınında. Sanki bir deste ben, bir bedene girmişiz de biri ağlamak, diğeri gülmek, bir diğeri konuşmak, öteki susmak, özlemek, sevmek, sevilmek, saçmalamak, yakmak, yıkmak bazen de onarmak; velhasıl kelam beni benden almıştı insanlar. Bazen tek tek bazen ordular düşüyordu peşime.

Bütün bu olanlara rağmen hislerime, yani baki kalması gereken hislerime ihanet etmeden sürdürmeliydim hayatımı. Benliğime, arkadaşlara, yolda karşılaştığım simitçiye, soğukta titreyen biletçiye, hudutta nöbet tutanlara, evde yatanlara; yani öncelikle idaresi bana bırakılmış o zapt edilmesi zor nefsime ve sonra insanlığa ihanet etmemeliydim.

Ya onlar, onlar da benim gibi düşünüyorlar mıydı?

Uzamış sakalım, kirli paslı elbiselerimle yine karıştım o kalabalığa. İnsanlar, bir o tarafa bir bu tarafa gidiyorlardı. Aslında yürüyor değil, kaçışıyor gibiydi o adımlar. Bir yanda “Bul karoyu al parayı.” diyenler, diğer yanda sadece gözlerini görebildiklerim. Uyuşukluklar alışkanlık hâline gelmiş, tepkiler yitirilmiş, kötüler daha kötü olmuştu belli ki. Hiç kimsenin birbirine tahammülü yoktu.

Hiç beklemediğim bir anda tanımadığım bir el, elime dokunmuştu. Ufaklık hâlime acımış olacak ki bir parça simit uzatıyordu. Bu kir pasın içinde teşekkür etmekte zorlanmıştım. Tebessüm ediyorum, anlaşılmıyordu. Ufaklık yalnız değilmiş. Beni kesinlikle tanımadığı her hâlinden belli olan bir hanım kız acıyan gözlerle bana bakıyordu. Elinde sıkıca tuttuğu kitap sanıyorum ki bana aitti. Hiç düşünmeden “Kitabınıza bakabilir miyim?” dedim. Müsaade etti. Evet, bana aitti. Ve ben konuşmadıkça onun da konuşmaya pek niyeti yoktu. Aslında kimsenin niyeti yoktu. Çünkü onlara göre her hâlimden belliydi, onların isteyebileceği hiçbir şey bende yoktu.

Hemen ötemizde yirmili yaşlarda bir genç, kadının çantasını kaptığı gibi kalabalığı yarıp kaçıyordu. Yerde acı içinde yatan kadına yardım etmek üzere yanına diz çöktüm. Elleri ve kolları kan içinde kalmıştı. Çok geçmeden polisler olay yerine geldi. Kadının yürüyebileceğini, iyi olduğunu söylemesi üzerine hastane personellerine haber verilmeden karakola gittiler.

Kapkaççının akıbetini inanın bilmiyorum. Sağıma, soluma bakınarak ufaklığı ve yanındaki hanım kızı gözlerimle aradım. Ama gitmişlerdi. Sormak istediklerim vardı. Ama yoktular…

Ya bu kalabalık, kapkaççının yarıp gidebildiği kalabalık, sanıyorum onlar da yoktular. Yapayalnızdım bu koca şehirde. Ya ben anlatamıyordum derdimi ya da onlar anlamıyorlardı. Kötü olmak, zorba olmak ya da bütün bu olanlara susmak, insani bir duygu muydu? Yoksa öğrenilebilen bir şey miydi “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın.” demek.

Yılan dedim de aklıma geldi. Ormanda yılan komşular da var. Henüz ısırmış değiller beni ama tetikteyim. Ya atacaklar zehirlerini, dost olacağız ya da ısıracaklar tek komşuları olan beni, bir ömür düşman olacağız.

Yılanlar da kenara dursun; kendilerini ısıran, kemiren ve hatta sömürenlerle kol kola gezebilen bu insanlara göre bir ağız değildim ben.

Sanırım seçimimi doğru yapmıştım. Anlaşılmadığımı bilmek istemiyordum. Esasında bir o kadar da anlaşılmak istiyordum. Böylece yok olup gidecektim. Ve belki de gitmeden son defa denemeliydim şansımı. Evet, bu ihtimal artık bir şanstı benim için. Öyle de yaptım. Bir hışımla çıktım meydandaki heykelin hemen yanına.

“Ey ahali! Ey ahali, duyun sesimi!” demeye ramak kala vazgeçtim. “Konuşsam iki elem, sussam bir…” dedim. Sustum, az olanı seçtim.

Barış Özbek

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...